MEDENİYET AKADEMİSİ BAŞKANIMIZIN, CHP YÖNETİCİLERİNİ SAVCILIĞA ŞİKAYET DİLEKÇESİ

ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA
GÖNDERİLMEK ÜZERE
K.MARAŞ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA
K.MARAŞ

MÜŞTEKİ : Haki DEMİR Ergenekon İşhanı, kat: 1 no: 4 K.MARAŞ
ŞÜPHELİ : Kemal KILIÇDAROĞLU, CHP MKYK üyeleri, CHP Parti Meclisi üyeleri
SUÇ : 1-Suçu ve suçluyu övme, 2-İftira, 3-Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, 4-Cumhurbaşkanına hakaret, 5-Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama, 6-Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, 7-Devlete karşı savaşa tahrik, 8-Anayasayı ihlal, 9-Hükumete karşı suç, 10-Türkiye Cumhuriyeti Hükumetine karşı silahlı isyan
SUÇ TARİHİ : 2017 yılı

1-SİYASİ DEĞERLENDİRME

1-1-Giriş
Bir siyasi partinin idarecilerinden bahsediyoruz, sanık olarak… Öyleyse, hayat alanlarından biri ve en yaygın olan siyasetten bahsediyoruz demektir. Hayatın siyasi veçhesi doğru anlaşılmadığında, mezkur siyasi parti idarecilerine ya imtiyaz tanımak veya haksızlık yapmaktan kurtulamayız. Oysa bizim tek talebimiz ADALETTİR…
Aynı zamanda bir muhalefet partisinden hem de ana muhalefet partisinden bahsediyoruz. Öyleyse yürütme kuvvetine muhalefet etmek ile yürütme kuvvetini ıskat etmek, yani darbe yapmak arasındaki sınırı doğru çizebilmek; siyasi sahanın, siyaset müessesesinin ve siyasi faaliyetin doğru anlaşılması şartına bağlıdır.

1-2-Devlet ve devlet anlayışı
Millet; tamamı birbirinden mesul olan, tamamı birbiriyle farklı yoğunluklarda olsa da irtibat kuran insan topluluğudur. Mesuliyet kaynaklarını farklı ideolojik veya siyasi görüşlerle izah etmeleri başka bir şeydir, insanların birbirine karşı mesuliyet duyması başka bir şey… Fikir farklılığını ve çeşitliliğini ortadan kaldırmak imkansızdır, kaldı ki mümkün olsa bile gereksizdir. Aynı vatan sınırları içinde ve aynı devlet himayesi altında yaşadığı halde birbirine karşı mesuliyet hissetmeyen ve bu mesuliyetin gereğini yapmayan, o milletten ayrılmış demektir.

Milleti farklı tarif etmek, milleti oluşturan fertler arasındaki irtibat ve mesuliyet haritasını ortadan kaldırmaz. Veya millete dair tarif farklılıkları, millet mensuplarının birbirine karşı mesuliyetini ortadan kaldıracak kadar savrulmamalıdır, aksi takdirde millet mensubiyetinin kopması anlamına gelir.
Millet tarifindeki müşterek istinat noktası olan irtibat, münasebet ve mesuliyet bağı; tabii ve zaruri olarak tarihi seyir ve süreç içinde oluşmuştur. Tarih, farklı millet tariflerine bağlı olmaksızın zaruri muhteva deposudur, zira tarihi seçmek mümkün değildir. İrade ve seçim meselesi olmayan tarih, millet tarifinde de kaçınılmaz olarak irade ve seçim mevzuu değildir. Bu sebeple tarihi seyir içinde vücut bulan ve tahkim edilen milli kıymetler, millet tarifinin zaruri altyapısıdır.
*
Bir toprak parçasının “vatan” haline gelmesi için üzerinde üç çeşit mülkiyet kurulması gerekir; medeniyet mülkiyeti, siyasi mülkiyet, hususi mülkiyet…
Medeniyet mülkiyeti; asırlarca süren tarihi seyrin neticesinde, coğrafya parçasına mührünü vuran kıymet ölçüleri manzumesidir. Mezarlarına kadar sirayet eden, toprakla bütünleşen, taşı şekillendiren mülkiyet çeşididir. Medeniyet mülkiyeti; millet, vatan ve devletin asli hakimiyet ve meşruiyet kaynağıdır. Medeniyet mülkiyetinin olmadığı bir coğrafya parçası, gücü eline geçiren herkesin üzerinde mülkiyet kurmak isteyeceği boş arazi gibidir. Fetö’nün, milletin binde biri kadar olmayan üye sayısıyla tüm vatan üzerinde hak iddia (darbeye teşebbüs) etmesi, mülkiyetin kuvvet ile kurulabileceği vehmine dayanır. Medeniyet mülkiyeti, kadim değerlere dayanır ve kökü, tarih kadar eskidir, bu sebeple en sağlam mülkiyet çeşididir. Bu sebeple bir coğrafya parçasını “vatan” yapan, temel ölçüler, kaynaklar ve kıymetlerdir.
Vatan; bütün vatandaşların, üzerinde müşterek ve eşit siyasi mülkiyet sahibi olduğu coğrafya parçasıdır. Siyasi mülkiyet, hususi mülkiyetten öncedir ve önemlidir. Hususi mülkiyeti tespit ve ilan eden tapu vesikası, öncelikle gayrimenkulün siyasi mülkiyetini, daha sonra hususi mülkiyetini gösterir. Hususi mülkiyet siyasi mülkiyetin önüne geçerse, o coğrafya parçası “vatan” olmaktan çıkar, zira bu ihtimalde herkesin kendi mülkiyetini koruması gerekir. Bu durumda askerliği zorunlu yapmak ve mesela fakirleri askere almak zulümdür. Siyasi mülkiyetin öncelikli ve önemli olması; kalabalıkları millet, coğrafi bölgeyi vatan, büyük teşkilatı da devlet yapar. Siyasi mülkiyetten dolayıdır ki, hususi mülkiyeti ve geliri fazla olanlar daha fazla vergi vermek ve mülkiyeti az olanların ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır.
Vatan, sınırları tespit edilmiş, siyasi ve askeri tedbirlerle muhafaza altına alınmış, muhtevası kadim medeniyet değerleriyle doldurulmuş coğrafya parçasıdır. Medeniyet (tarih) bağı koparıldığında, üzerinde herkesin hak iddia edebileceği bir coğrafya parçası haline gelir, bu noktaya dikkat edilmediğinde tüm dünyanın üzerinde operasyon yapmayı düşüneceği bir müstemleke arazisi olarak görmesi engellenemez.
*
Devlet özet tarifiyle; ülkede yaşayan tüm vatandaşların müşterek ve eşit hisse sahibi olduğu üst siyasi teşkilattır. Resmi ve gayrıresmi tüm teşkilatları kuşatacak çapta çatı teşkilattır ve bir ülkedeki en büyük teşkilat olma özelliğine sahiptir.
Millet olmadan devlet olmaz… Halk veya insan topluluğu değil, millet… Millet olmadan kurulan devletler; kuvvet ve iktidar kavgasından ibaret bir arena haline gelir. Bu ihtimalde devlet, belli bir azınlığın kuvveti ele geçirmesiyle kurduğu bir teşkilat çeşididir ki, umumiyetle mafyadan tefrik etmek kabil olmaz.
Vatan olmadan devlet olmaz… Millet ile vatan arasında kopmaz bir bağ kurulmadığı müddetçe orada devlet kurulamaz. Bu ihtimalde kurulacak her çeşit siyasi teşkilat, bir nevi siyasi mafya gibidir ve sınıf ve zümre menfaatinin peşindedir. Oysa devlet, milletin çatı kuruluşudur ve müşterek ve eşit hisse sahibi olduğumuz bir teşkilattır.
Vatan, millet ve devlet, girift bir makine sistemindeki dişlilerin milimetrik denklikleri ve uyumu gibi birbirini ikmal eder. Bunlardan birindeki çözülme veya dağılma, diğer ikisini doğrudan etkiler.
*
Sürekli devletteki kuvvetler ayrılığından bahsedilir. Yasama, yürütme, yargı kuvvetlerinin birbirinden ayrı ve bağımsız olmasıyla tüm meselelerin halledileceği zannedilir. Oysa kuvvetler ayrılığından önce; “Kıymetler Birliği” vardır. Kıymetler; vatan, millet, devlet… Kuvvetler ayrılığının maksadı, kıymetler birliğinin tesis ve muhafazasıdır.
Vatanın toprak parçası, milletin insan kalabalığı, devletin ise herhangi bir teşkilat çeşidi olduğu vehminin yaygınlaştığı ülkede, hiçbir mefhum tarif ve hiçbir mevzu izah edilmeden ezberler tekrarlanır. Ezberlerden ibaret bir siyasi kavga, asla mesafe alamaz ve asla faydalı olamaz.
“Kıymetler Birliğini” hedeflemeyen kuvvetler ayrılığı, önce devleti kendi içinde parçalar, sonra devlet, millet ve vatan unsurlarını birbirinden ayırır. Kuvvetler ayrılığını, daha üst bir idealde birleştirmek mümkün olmazsa, ayrı kuvvetlerin her birine yabancı unsurların sızması mümkün hale gelir. Fetö misali, mevzuun anlaşılması için kafi derecede tecrübe üretmiş olmalıdır.
Kuvvetlerin birbirinden ayrılması şiarı, her birini; ayrı ayrı kıymetlerimizi muhafaza etme mesuliyetinden kurtarmaz. Kuvvetler, kıymetlerin muhafızıdır, maksadı budur. Bunun dışındaki tüm siyasi mütalaalar batıldır.

1-3-Siyaset müessesesi
Siyaset müessesesi; vatan, millet, devlet arasındaki irtibat ve muvafakatin en ileri seviyede gerçekleşmesini ve sürdürülmesini sağlar. İktidar ve muhalefetiyle siyaset müessesesinin ilk vazifesi, vatan, millet, devlet arasındaki irtibatın sürekliliğini sağlayacak bir “nizami altyapı” kurmaktır.
Siyasi partiler arasındaki fikir farklılıkları, nihai maksadın farklılığı anlamına gelmez. Nihai maksat, “kıymetler birliği”dir, bunu maksat edinmeyen her türlü fikir, kaynağına bakılmaksızın yabancıdır ve yabancı fikir muamelesi görmelidir. Farklı dünya görüşlerinin, farklı ideolojik bakış açılarının, farklı siyasi tasavvurların olması mümkündür. Fakat hiçbiri, “Kıymetler Birliği” dışında bir maksat edinemez.
Siyaset müessesesi ve onun siyasi ve içtimai fikir ve irade deposu olan siyasi partiler, hem kıymetler birliğini maksat edinmek zorundadır hem de kıymetler birliği tarafından tahdit edilmelidir. Bu kadar vazıh şekilde ifade edilmemiş olsa da, Anayasa ve kanunların her maddesi bu maksadı ifade eder ve bu maksada matuf ve muvafık hareketi şart kılar. Anayasa ve kanun maddelerinin hiçbiri, bu maksadın dışında ve bu maksada mugayir şekilde anlaşılamaz ve yorumlanamaz. Hiçbir millet, yaptığı hukuki düzenlemelerle bu maksadın dışında bir muhteva üretmiş olamaz. Bu maksadın dışındaki anlayış ve yorumlardan doğan tüm iddialar, yabancı nüfuzunun ve operasyonunun beşinci kol faaliyetidir.
*
Siyaset müessesesi, iktidar partisinden en küçük partisine kadar; vatan, millet, devlet üçgenin oluşturduğu meşru ve şerefli hayat alanının içinde kalmak, keza her üç kutbun birbiriyle olan irtibatını tahkim etmekle mükelleftir. Üç burcun aralarındaki surlar, dünya ile ülke arasındaki sınırdır. Dünya ile ülke arasındaki sınırlar; dünyanın ülke üzerindeki emellerine karşı çelikten bir sur mahiyeti taşır ve asla geçit vermez. Siyaset müessesesi, sınırları zayıflatmak, gedikler açmak, yıkmak gibi ihanetlere müsamaha göstermemelidir. Bu mesuliyet, sadece iktidar partileriyle ilgili ve sınırlı değildir, ülkede kurulmuş tüm siyasi partilerin temel manifestosudur.
Üç burcun oluşturduğu hayat alanı ve o hayat alanını kuşatan surlar, sadece asker ve polis gibi müşahhas kuvvetlerle korunmaz, aynı zamanda zihni müdafaa hatlarına da ihtiyaç vardır. Vatan, aynı zamanda milletin zihni evreni, bilgi evreni ve hayat evrenidir. Bu sebeple zihni evrenimizde müdafaa hatları olmadığı takdirde maddi kuvvet yığınağı ile vatan sınırları müdafaa ve muhafaza edilemez.
Siyasi görüş, devlet tasavvurunu mevzu edindiği için medeniyet tasavvurundan sonraki en hacimli fikir çeşididir. Medeniyet tasavvuru fikir ve ilim adamlarının mevzuu ve meşguliyetidir, bu sebeple siyasi partiler, en hacimli ikinci fikir ve tasavvur faaliyetinin müesses merkezleri ve failleridir. Vatanı, milleti ve devleti ihtiva eden “kıymetler birliği” hedefi, öncelikle medeniyet tasavvurunun mevzuu olarak fikir, ilim, sanat adamlarının, sonra da siyaset tasavvurunun mevzuu olarak siyasetçilerin işidir. Bundan dolayıdır ki siyasetçiler; en hacimli tefekkür faaliyetinin ikincisinin failidir. Siyaset müessesesi ve siyaset adamları; halkın zihni evreninin (vatanının) sınırları ile coğrafi vatanın sınırlarını aynı yerden çizmeli ve bunu muhafaza etmelidir. Hiçbir kadro çeşidi, siyasi kadrolar kadar vatan, millet, devlet muhtevalı “kıymetler birliği” esasına ve maksadına zarar veremez. Zarar verme istidadı ve imkanı arttıkça, mesuliyet de artar.
*
Siyaset müessesesi, millet ile devlet arasındaki irtibatı kuran, bu yolla devlet cihazını işleten, iktidar ve muhalefet cephelerinden müteşekkildir. Kuvvetler ayrılığı şiarı söz konusu olduğunda iktidarın mesuliyeti fazladır ama “kıymetler birliği” söz konusu olduğunda iktidar ile muhalefetin mesuliyeti eşittir. Kıymetler birliği şiarı, kuvvetler ayrılığı şiarından önce ve önemli olduğu için, umumi manada siyaset müessesesi (iktidar ve muhalefet), eşit mesuliyetle mücehhezdir ve buna uygun şekilde davranmalıdır.
Yalnız başına “Kuvvetler Ayrılığı” şiarı, ayrışmanın muharrik kuvvetidir. “Kıymetler Birliği” şiarı ise birleştirmenin muharrik kuvveti ve kıymetidir. Kuvvetler Ayrılığı şiarı doğrudur ve buna milletin ve devletin ihtiyacı vardır fakat ondan daha fazla “Kıymetler Birliği” şiarına ihtiyacımız var. Öyleyse mütekamil kıvam; “Kıymetler Birliği” şiarı ile Kuvvetler Ayrılığı şiarının telif ve terkip edilmesidir. Aksi her ihtimal, diktatörlük ile dağılma (çözülme) istikametlerine savrulmak kaçınılmaz olur.
Kuvvetler Ayrılığı şiarı yalnız başına tatbik edildiğinde, her kuvvete düşman ülkelerin sirayet etmesi daha kolaydır. Fetö’nün devlete ve devlet kuruluşlarına sirayet edebilmesi, Kuvvetler Ayrılığı şiarının yalnız başına tatbik edilmesinden kaynaklanmaktadır. İktidarın tasarruf ve müdahalesi dışında tutulan iki saha; yargı ve ordu, Fetö’nün en fazla sirayet ettiği, hatta teslim aldığı kuruluşlar olmuştur. İktidar ise vatanı, milleti ve devleti bu melun terör örgütünden kurtarmak için müdahale etmek zorunda kalmıştır. Kuvvetler Ayrılığı şiarı, muhakkak surette “Kıymetler Birliği” şiarıyla birlikte tatbik edilmelidir.

1-4-İktidar anlayışı
İktidar anlayışı, devlet anlayışının merkezi mevzularından biridir. Doğru devlet tasavvuru, doğru iktidar anlayışının ön şartıdır ama kafi şart değildir. Doğru devlet tasavvuruna uygun olarak ama üzerinde ciddi şekilde çalışılan bir iktidar anlayışı oluşturmak şarttır. Doğru ve sıhhatli bir iktidar anlayışı olmadan, doğru ve sıhhatli bir muhalefet anlayışı üretilemez. İktidar ve muhalefet anlayışları doğru ve sıhhatli olmadığı takdirde, doğru devlet tasavvuru olsa bile muhafaza edilemez. Zira iktidar ile muhalefet arasındaki siyasi mücadele; önce devlet anlayışını ve teşkilatını bozar, sonra da “Kıymetler Birliğini” dağıtır.
İktidar, devlet kuvvetinin, hukuk tarafından çerçevelenmiş ve sınırlandırılmış halde kendisine teslim edildiği siyasi kadrodur. Kuvveti temsil ve istimal eden iktidar, doğru ve sıhhatli bir anlayışla kuşatılmamışsa, kuvveti istimal etmek yerine istismar edebilir. Kuvvetin istismarı, kaçınılmaz olarak hukukun istismarını da beraberinde getirir. İktidarın, hukuku ve kuvveti istismar etmesi, kendisine karşı yürütülen mücadelenin tabiatını da bozar.
Hukukun ve kuvvetin (yani iktidarın) istismarının Cumhuriyet tarihindeki zirve misali; yarım metrekarelik kumaşın belli bir şekil üzere tertibi olan şapka için insanların asılmasıdır. Bunun için kanun çıkarılmış olması, hukukun ve iktidarın istismar edilmediğini göstermez. Muhalefetin varlığı iktidara bağlıdır, zira iktidar olduğu için muhalefet vardır, bu sebeple muhalefeti iktidar doğurur. Sıhhatli bir iktidar anlayışı, sıhhatli bir muhalefet anlayışının sebebidir, marazi bir iktidar anlayışı ise marazi bir muhalefet doğurur.
*
Devlet cihazında üç temel kuvvet vardır; yasama, yürütme, yargı… Buna mukabil bir milletin dört temel kuvveti vardır; tefekkür, yasama, yürütme, yargı… Müesses haliyle söylemek gerekirse; Medeniyet Şurası, Teşri Meclisi, Hükumet, Mahkemeler…
Medeniyet Şurası, milletin tefekkür istidadına sahip ve bunu eserleriyle ortaya koymuş fikir ve ilim adamlarından müteşekkil kuruluştur. Belli sayıda eser vermiş ilim ve tefekkür adamlarını bünyesinde toplayacak olan Medeniyet Şurası, temel mevzular ve temel kıymet ölçüleri üzerinde çalışacak ve eser telif edecek kadrodur. Böyle bir müessese olmadığı için, onlarca sayıda eser vermiş ilim ve tefekkür kadroları fark edilmemekte ve faydalanılmamaktadır.
Medeniyet Şurası, öncelikle “Kıymetler Birliği” esasının müellifi ve muhafızıdır. Bu maksada matuf olarak; ilim ve tefekkür marifetiyle temel meselelerin ve temel mefhumların izahını yapmakla mükelleftir. Böyle bir müessese olmadığı için, mesela ADALET gibi temel mevzu ve mefhum bile vuzuha kavuşturulamamaktadır. Aynı mefhuma itibar etmek birleşmeyi gerektirirken, mefhumun mana hacminin vuzuha kavuşturulmaması sebebiyle tefrika kaynağı olabilmektedir. İlginçtir; aynı mefhumdan bahseden taraflar, mefhumun tarifini bile yapmamakta, tarifini yapmadıkları mefhum üzerinden ayrışabilmektedir. Tarihte ender görülen cinsten bir terör örgütüne (Fetö’ye) karşı yürütülen mücadele, hem de adalet mefhumu üzerinden ülkeyi ikiye bölebilmekte ve kaosun eşiğine getirebilmektedir.
Medeniyet Şurasının devlet cihazı içinde olması şart değildir ama muhakkak kurulmalıdır. Medeniyet Şurası, ülkedeki büyük çaplı ihtilaflarda “hakem” vazifesini yürütebilir. Hakemlik yapması istenmez, böyle bir vazife ve salahiyet ile teçhiz edilmezse bile temel mevzuların ve mefhumların izahını yapar. Tüm milletin kabul göreceği izahlar yapmak, millet olmanın ve ihtilafları da o referanslarla halletmenin yolunu açar.
*
Sıhhatli iktidar anlayışının temel sütunları şunlardır; “Kıymetler Birliğini” muhafaza ve buna matuf olmak üzere “Kuvvetler Ayrılığını” tatbik ve bu yolla vatanın ve milletin ihtiyaçlarını tedariktir. Muhalefet ise aynı hedefe bağlı ve aynı vazifeye talip alternatif siyasi kadrodur. Aralarındaki fark, nihai maksatla ilgili değildir, nihai maksadın (hedefin) nasıl gerçekleştirileceği sorusuna verilen cevaplardadır.
Sıhhatli iktidar anlayışı; “Kıymetler Birliği” şiarını muhafaza ederken, aynı zamanda her kıymetin kendi içindeki birliğini de muhafaza etmek zorundadır. Milletin birliği, vatanın bütünlüğü, devletin tekliği… Bunlar ayrı ayrı muhafaza edilemezse, toplamını ifade eden “Kıymetler Birliği” şiarı ikame edilemez.
Milletin birliği şiarı; iktidarın, insanların ihtiyaçlarını tedarik eder ve ihtilaflarını gidermeye çalışırken, milletin herhangi bir ferdini veya zümresini, diğerlerine karşı imtiyazla teçhiz etmemek ve zaafa düşürmemektir. Milletin birliği şiarı, iktidar anlayışının sıhhat veya maraz sahibi olup olmadığını hızlı şekilde gösterir.
*
Doğru ve sıhhatli iktidar anlayışı, iktidar olma sürecini de muhtevidir. İktidarı elde etme ve iktidarı teslim etme yolu, seçimledir. Seçim dışı her faaliyet ve teşebbüs, neticesi iktidar olsa da gayrimeşrudur ve bu ihtimalde milletin mukavemet ve “meşru isyan hakkı” vardır. Keza 15 Temmuz darbe teşebbüsüne karşı millet itiraz ve isyan etmiştir, o gece; darbecileri öldüren millet evladı “kahraman”, millet evladını öldüren darbeciler ise “katil” olmuştur.
Seçim dışında iktidar olma yollarının tamamı gayrimeşrudur ve tamamının adı darbedir. Darbenin ordu veya orduya mensup bir çete tarafından yapılıp yapılmaması önemli değildir, mesele seçim dışı bir yolla iktidar olmaya teşebbüs etmektir.

1-5-Muhalefet anlayışı
Muhalefet fikri, insan tabiatında kalın bir damar olarak mevcuttur. İnsan müfekkiresi ise, insan tabiatından kaynaklanan muhalefet fikrini vazgeçilmez kılar. Keza insanlık tecrübesi ve hayat şartları, muhalefetin olmadığı yerde tefekkür faaliyetinin sıhhatini kaybederek, acziyet ve zafiyete yakalandığını göstermiştir.
Tefekkür faaliyetinin muharrik kuvvetlerinden birisi, muhakkak ki tenkittir. Tenkit olmadığı her ihtimalde tefekkür, ilk ve tek ihtimale kilitlenir ve donar. Tenkittir ki, tefekkürü harekete geçirir, doğruluğunu ve sıhhatini tetkik eder ve farklı ihtimalleri tarar. Bir fikrin yanlış olduğu veya doğru olsa da eksik olduğu veya bünyesinde bir takım marazların bulunduğu tespiti, tenkit ile mümkündür. Muhalefet; tefekkür faaliyetlerinin bir çeşidi olan tenkidin, müesseseleşmiş halidir.
Tenkit; doğru veya yanlışın teşhisi, eksik ve marazın tespiti, doğru ve sıhhatli olanın teklifi şeklinde bir seyir izler. Yanlış teşhisi konulduğunda onun iptali ve doğrunun ikamesi, eksik teşhisi konulduğunda eksikliğin ikmali, maraz (hastalık) teşhisi konulduğunda ise tashihini yapmaya matuftur ve her ihtimalde teklifle neticelenir. Teklif yoksa tenkit, bir tefekkür çeşidi olmaktan çıkar ve menfaat talebini perdeleyen fikir sahtekarlığı haline gelir. Bu çerçevede olmak üzere, tenkit yoksa tefekkür yoktur. Keza bu manada, muhalefet yoksa siyaset yok demektir. Devlet, zaruret olarak varlığını devam ettireceği için iktidar bir şekilde olur fakat muhalefet yoksa devlet; milletin müşterek ve eşit hisseli kuşatıcı teşkilatı olmaktan çıkar, üzerinde hususi ve imtiyazlı mülkiyet kurulan bir mafya örgütü haline gelir.
*
Sıhhatli ve doğru muhalefet anlayışı, öncelikle sıhhatli ve doğru bir devlet tasavvuruna, sonra sıhhatli ve doğru bir iktidar anlayışına bağlıdır. Devlet ve iktidar anlayışındaki marazlar, katlanarak muhalefet anlayışının bünyesine sirayet ve intikal eder. Katlanarak intikal eder çünkü iktidar kuvvet sahibi olduğu için marazi bir iktidar anlayışı, kendisine karşı mücadeleyi zorlaştırır ve sınırlandırır. Bu ihtimalde muhalefet anlayışı; hem iktidar anlayışının marazlarından hem de iktidarın kuvvetinden etkilenir ve daha fazla savrulur.
*
Muhalefet anlayışındaki yanlışların ve marazların tek kaynağı, devlet tasavvuru ve iktidar anlayışı değildir. Devlet tasavvuru ve iktidar anlayışının doğru ve sıhhatli olduğu şartlarda da muhalefet anlayışı, kendi kaynaklarına dayanarak yanlış merkeze oturabilir ve bünyesinde muhtelif marazlar taşıyabilir. İktidar anlayışındaki yanlışların ve marazların muhalefet anlayışını zehirlemesi gibi, muhalefet anlayışındaki yanlışlar ve marazlar da, iktidar anlayışını zehirler. Zira iktidar ve muhalefet, aynı vatan, aynı millet ve aynı devlet içinde bulunurlar ve aynı müesseseye, siyaset müessesesine mensupturlar. Bu sebepledir ki, siyaset müessesesi ve anlayışı, yalnızca iktidar veya yalnızca muhalefet anlayışından oluşmaz, ikisini de muhtevidir.
*
Bir ülkede, Kıymetler Birliğine bağlı sıhhatli bir devlet tasavvuru ve buna uygun şekilde örülmüş bir iktidar anlayışı mevcutsa, sıhhatli ve doğru bir muhalefet anlayışının olmaması izahsızdır. Bir şeyin izahsız olması, gizlenmiş kötü bir maksadın varlığına karinedir. Çünkü beyan edilenle yapılan arasındaki irtibatsızlık, gizli maksada işarettir.
Türkiye’de, “Kıymetler Birliği”, Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilmekte ve her konuşmasında buna vurgu yapmaktadır. “Kıymetler Birliği” isimlendirmesi ve ölçülendirilmesinin kamuoyu tarafından bilinmemesinden dolayı, Cumhurbaşkanı, aynı manaya gelen “Tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak” şeklinde meseleyi ifade etmektedir.
*
Sıhhatli ve doğru muhalefet anlayışının birinci ve vazgeçilmez şartı; “Kıymetler Birliği” şiarına bağlılıktır. Hiçbir muhalefet fikri ve faaliyeti, Kıymetler Birliği şiarına zarar verme maksadı güdemez. Keza hiçbir muhalefet fikri ve faaliyeti, maksat edinmese de Kıymetler Birliği esasına zarar verecek şekilde tatbik edilemez.
Muhalefetin; “Kıymetler Birliği” şiarına zarar verme maksadı taşıyamayacağı ölçüsünün anlaşılması kolaydır. Nazariyatta değilse bile tatbikatta zor olan, maksadı o olmasa da, herhangi bir faaliyetiyle “Kıymetler Birliği” şiarına zarar vermeme ölçüsünün tarifini yapmak, muhtevasını doldurmak ve sınırını tayin etmektir. Bu ölçünün tarifi biraz zorlandığında muhalefetin faaliyet alanı alabildiğine daralır, gereğinden fazla geniş tutulduğunda ise muhalefet yerine düşmanlık yapabilme imkan ve hürriyeti tanınmış olur. Bu ölçünün tespitindeki zorluk, muhalefet partilerinin şüpheli durumlardan uzak durması gibi rızai bir anlayış ve yaklaşımla halledilebilir.
*
Sıhhatli ve doğru muhalefet anlayışının temel ölçülerinden birisi de; iktidar talebinin usulüdür. Siyasi partilerin iktidar talebi, seçimledir. Özellikle de ana muhalefet partisi olan bir siyasi teşkilat, başarısını seçimde arar. Seçim dışı yollarla siyasi iktidarı değiştirmeye çalışmanın siyaset literatüründeki adı, darbedir. Darbe; tüm hukuk dışı siyasi faaliyetlerin müşterek adıdır. Hukuk dışı siyasi faaliyet ise iktidarı hedef almaz, devleti hedef alır. Zira yıkılmaz olan devlettir, siyasi iktidar değil… Siyasi iktidar seçimle belirlendiği için, seçimle gelir, seçimle gider.
Muhalefet, siyasi iktidarı desteklemek ve muhafaza etmekle mesul değildir, aksine muhalefet, mevcut siyasi iktidarı devirip kendisi iktidar olmak için vardır. Fakat seçim dışındaki yollarla siyasi iktidarı devirme teşebbüsü, devleti yıkmayı hedeflemektir. Bu sebeple muhalefet, seçim dışı kitle hareketleriyle iktidarı yıkmaya teşebbüs ettiğinde, devleti yıkmak cürmünü işlemektedir. Serbest seçimler yapıldığı müddetçe bu fikir caridir.
İktidar olacak kadar oy alamamış bir siyasi partinin, halk hareketiyle iktidarı yıkma teşebbüsü; öncelikle milletin azınlığının çoğunluğu üzerinde tahakküm kurma teşebbüsüdür, bu faaliyet; milletin bir kısmını, çoğunluk üzerine efendi tayin etmektir ve çağdaş derebeyliktir. Sonra, milletin azınlığının, vatan ve devlet üzerindeki hissesini, imtiyazlı hisse haline getirmektir, bu durum; hukuk ve siyasetin istismar edilerek yerli bir sömürü düzeni kurulması manasına gelir.
Milletin azınlık bir zümresinin millete efendi olmak istemesi, yani vatan ve devlet üzerinde imtiyazlı hisse talep etmesi, o azınlığın millet bünyesinden ayrıldığını, millet ile bağını kopardığını, mensubiyet ve aidiyetini istifa ederek bitirdiğini gösterir. Millet bünyesinden ayrılanlar, vatan ve devlet üzerindeki müşterek ve eşit hisselerini terk etmiştir, artık bu hisselere istinat ederek herhangi bir hak talebinde bulunamaz.
*
Siyasi partiler; nümayiş, gösteri, yürüyüş gibi faaliyetler yapabilirler ve yapmalıdırlar. Fakat bu tür çalışmaların siyasi faaliyet olabilmesi, seçim zamanı seçim propagandasına, sair zamanlarda ise partinin siyasetini (fikirlerini) anlatmaya matuftur. Seçim dışında hiçbir şekilde mevcut siyasi iktidarı yıkmak ve ele geçirmek maksadına matuf olamaz. Hak, usule tabi şekilde elde edilir; bir somun ekmek üzerinde bile mevcut hukuk ve ahlak kurallarına göre mülkiyet kurulabilirken, siyasi iktidar usulsüz şekilde el değiştirebilir mi? Siyasi iktidar gibi mühim bir meselenin ele geçirilmesinin usulsüz şekilde mümkün olması, ülkede her şeyin usulsüz şekilde elde edilme yolunu açar. Bu ihtimalde ortaya çıkacak olan tam bir kaostur ve mafya hakimiyetidir. Zaten darbe, siyasi mafya haline gelmiş bir azınlığın; vatan, millet, devlet üzerinde imtiyaz talebidir ki, muhakkak surette hukuk ve usule aykırıdır. Muhalefetin usul ve hukuk dışı yollarla iktidarı elde etme düşüncesi ve teşebbüsü, siyasi parti olmaktan çıkıp, siyasi mafya örgütü haline gelmesidir.
*
Şikayet dilekçemize mevzu olan CHP yetkileri; siyasi görüş olarak, vatan, millet ve devlet üzerinde, tek parti döneminde fiili durum haline getirilen imtiyazlı hisse sahibi olduğu vehminden kurtulamamış görünüyor.

1-6-Mevcut durum
Kıymetler Birliği şiarını temsil eden, devlet başkanıdır. Bu temsil salahiyeti, hem fikren böyledir, böyle olması gerekir hem de mevzuatın muhtevasında sarahaten tespit ve tayin edilmiştir. Bu çerçevede, ülkenin devlet başkanına (Cumhurbaşkanına) hakaret etmek, onu itibarsızlaştırmak, “Kuvvetler Birliği” şiarına saldırmaktır. Mesele, basit bir Cumhurbaşkanına hakaret suçundan ibaret değildir, özü itibariyle “Kuvvetler Birliği”ni hedef almaktır.
*
Cumhurbaşkanı her konuşmasında; tek vatan, tek millet, tek devlet meselesini özellikle vurgulamakta, “Kıymetler Birliği” şiarını hayata geçirmeye ve tahkim etmeye çalışmaktadır. Cumhurbaşkanının bu hassasiyeti ve gayreti, kendisine dönük saldırıların aynı zamanda “Kıymetler Birliği” şiarına yönelik olduğunu gösterir. Cumhurbaşkanı ve Hükumetin “Kıymetler Birliği” şiarına dönük bir hassasiyetsizliği ve ihmali olsa, temel vazife ve mesuliyetlerini yerine getirmedikleri için, ihmallerinin derecesiyle mütenasip (yani çok ağır) tenkitler yapılabilir ve yapılmalıdır. Zira “Kıymetler Birliği” şiarı, sadece muhalefetin değil, milletin her ferdinin ve ülkedeki tüm teşekküllerin muhafaza etmek zorunda olduğu temel meselemizdir.
*
“Kıymetler Birliği” şiarı, aynı zamanda millet hakimiyeti ve istiklalinin temel istinatgahıdır. “Kıymetler Birliği” şiarı, hukukun ve siyasetin temel maksadı haline getirilmediği takdirde, milletin hakimiyetini ve ülkenin istiklalini tesis ve muhafaza edemeyiz.
“Kıymetler Birliğini” açıkça hedef alan FETÖ ve PKK isimli terör örgütleri, “Kıymetler Birliği” hassasiyeti ve müdafaası tebarüz etmiş Cumhurbaşkanını açık hedef haline getirdiler, bu terör örgütlerini açıktan destekleyen ABD ve Avrupa ülkeleri de aynı saldırıyı artık gizlemeksizin sürdürmektedirler.
Bütün bunlar, Türkiye’nin istiklal mücadelesi verdiğini gösteriyor. İstiklal mücadelesini yürüten şahsiyetin Cumhurbaşkanı olduğu ise izahtan varestedir. Artık anlaşılmalıdır ki, “Kıymetler Birliği” şiarını müdafaa etmek, istiklal mücadelesi vermektir, istiklal mücadelesinin temel hedefi de “Kıymetler Birliği” şiarını muhafaza etmektir.
“Cumhurbaşkanlığı” sıfatıyla Recep Tayyip Erdoğan’a dönük tüm saldırılar, “Kıymetler Birliği” şiarını tahrip etmeye, istiklal mücadelesini akamete uğratmaya matuftur.

2-İÇTİMAİ DEĞERLENDİRME

2-1-Giriş
Siyasi partiler, devlet ile millet arasındaki irtibatı kurarak, fikir ve kadro akışını gerçekleştiren teşkilatlardır. Devlet ile millet arasındaki irtibatı kurmak ve millet-devlet arasındaki akışı (fikir ve kadro akışını) sağlamak hayati ehemmiyette bir meseledir. Siyasi partiler dışında bu işi yapan farklı içtimai teşkilatlanmalar da vardır ama seçime girmek ve iktidar olmayı talep etmek, siyasi parti şeklindeki teşkilatlanmalara tanınmış bir haktır. Bağımsız milletvekili veya belediye başkanı olmak gibi teşkilatsız talepler ve adaylıklar mümkün olsa da, meselenin müesses temsiliyeti siyasi partilere tahsis edilmiştir. Bu zaviyeden bakıldığında siyasi partiler; ayakları içtimai sahada, başı siyasi sahada olan sütunlardır ve mevcut şartlarda buna mümasil başka bir teşkilat çeşidi yoktur.
*
Siyasi partiler, bir taraftan milletin içinde yaşayan bir düşünceyi temsil ederler diğer taraftan bu düşüncenin yaygınlaşması için çalışırlar. Siyasi partiler, sadece ülkedeki herhangi bir düşünceyi temsil etmekten ibaret bir faaliyet ufkuna hapsolmazlar, aynı zamanda o düşüncenin içtimai sahada yaygınlaşması için çalışırlar. Bu sebeple siyasi partiler, sadece millet ile devlet arasındaki irtibat ve akışı gerçekleştirmekle iktifa etmezler, aynı zamanda ülkedeki fikir çeşitliliğinin kaynağıdırlar. Müesses fikir telifi ve temsiliyeti için siyasi partiler önemlidir.
*
Siyasi partiler, temsil ettikleri ve propagandasını yaptıkları fikirlerin siyasi sahada iktidar olmasını hedeflerler. İçtimai sahada yaymak istedikleri fikir, aynı zamanda siyasi sahada iktidar olmanın altyapısıdır.
*
Anlaşılacağı üzere siyasi saha ile içtimai sahanın birbirinden mutlak anlamda tefrik edilmesi muhaldir. Siyasi partiler, bu ikisi arasındaki büyük köprüleri kuran mühim siyasi teşkilatlar olduğu için her iki saha ile doğrudan ilgilidirler. Bu sebeple meselenin bir içtimai cephesi olduğu açıktır.

2-2-Millet olmanın müşterek altyapısının yıkılması
“Kıymetler Birliği” şiarının en önemli unsuru, millettir. Milleti bir arada tutan kıymet ölçülerinin yıkılması, ülkede yaşayanları, insan kalabalıkları haline getirir. İnsan kalabalığı haline getirilen halk, düşman ülkelerin ve onların içerideki gizli mahfillerinin operasyonlarına açık hale gelir. Unutmamak gerekir ki, düşman her zaman olur, düşmansız bir millet ve devlet olması ütopyadan ibarettir. Düşman saldırılarına karşı mukavemet edebilmenin birinci şartı ise, millet olabilmek ve millet kalabilmektir. Millet olmak; düşmanların zaviyesinden bakıldığında, ülkenin içinde operasyon yapılabilir özellik taşımamaktır.
Millet olmak ve millet kalabilmek için ülkedeki fikriyatı tekleştirmek, diktatörlerin ilk aklına gelen yoldur. Fikriyatı tekleştirmek, diktatörler tarafından aynı zamanda birliği sağlamanın en sağlam yolu olarak görülür. Bu bakış, diktatörlerin menfaatleriyle maluldür. Fakat mesele diktatörlerden ibaret değildir, dünyadaki her halk nezdinde bu tür yaklaşımlar yaygın şekilde kabul görmektedir. Diktatörlerin menfaatleri ve halkın derin tefekkür zafiyeti birleştiğinde, hem Türkiye tarihinde hem de dünya tarihinde çok sayıda misali görüleceği üzere ağır zararlar doğurmuştur. Muhakkak ki bu bakış ve anlayış, yanlıştır ve marazidir.
Millet olmayı çoklu siyasi görüş üzerinden tarif etmek ve bunu mümkün kılmak gerekiyor. Ne var ki çoklu siyasi görüş üzerinden yapılacak millet tarifi, halkı, insan kalabalığı haline getirmemelidir. Çoklu siyasi görüş üzerinden yapılacak millet tarifi, müşterek kıymet ölçüleri ve kıymetler birliği anlayışını zaruri kılar. Aksi takdirde; tekli siyasi görüş üzerinden millet tarifi yapmanın zararları kadar çoklu siyasi görüş üzerinden millet tarifi yapmanın da zararları müşahede edilmiştir.
Çoklu siyasi görüş üzerinden yapılacak millet tarifinde en geçerli ölçü; “Kıymetler Birliği” şiarıdır. Millet tarifini, “Kıymetler Birliği” şiarına perçinlemek, birbirine zıt siyasi görüşleri bile o maksada tevcih etmek; çoklu kültürel yapıyı, çoklu siyasi görüşü, çoklu hayat tarzını mümkün kılacak hacimde bir bakıştır.
İktidar ile muhalefet arasında fikri ve siyasi tartışma tabii ve kaçınılmazdır. Fakat farklılığı ve tartışmayı içine alacak bir müşterek bilgi evreni ve müşterek hedef olması gerekir. Millet olmanın müşterek kıymet ölçüleri hususunda ihtilaf olduğu takdirde bile “Kıymetler Birliği” şiarı, ihtilafları belli bir sınırda tutmak ve ayrışma sebebi haline getirmemek muhtevasına ve kuvvetine sahiptir.
*
“Kıymetler Birliği” şiarını hedeflemeyen çoklu siyasi görüş evreni, millet olmanın altyapısını imha eder. Bu asla yapılmaması ve asla müsaade edilmemesi gereken bir iştir.

2-3-Meşruiyet fikrinin müphemleştirilmesi ve etkisizleştirilmesi
Milletin bir meşruiyet fikri var. Milletin meşruiyet fikri, içtimai ve siyasi nizamın temel kaynağı ve sebebidir. Bir tane polis memurunun beş kişiyi önüne katıp karakola götürebilmesindeki kuvvet; insanların, polisin devlete bağlı ve ülkenin emniyeti sağlayan bir memur olduğunu kabul etmesinden kaynaklanır. Milletin meşruiyet fikriyatı müphemleştirilir ve etkisizleştirilirse, bir polis memuru, değil onlarca insanı karakola götürmek, bir kişiye bile güç yetiremez hale gelir ve silah kullanmak zorunda kalır. Silahı olan insana rast geldiğinde ise çatışma kaçınılmaz olur ve ikisinden birisi ölür.
Unutulmamalıdır, siyasi ve içtimai nizamın kaynağı, mahkeme ve mahkemelerin verdiği kararlar değil, halkın mahkemeye ve mahkeme kararına riayet etmesini sağlayan meşruiyet inancıdır. Mafya veya illegal örgütler, halkın meşruiyet fikrinin dışına çıkan insanlar tarafından kurulur. Özellikle batıda misalleri çok görülen mafya, kendi adamlarına ceza veren hakimleri de gözünü kırpmadan öldürebilmektedir. Milletimizdeki meşruiyet fikri o kadar derindir ki, bu ülkede mafyalaşmaya çalışan kişiler bile kendisine ağır cezalar veren hakimleri öldürmemiştir, hatta karşısında düğme ilikleyerek durmuştur. Dünyanın kültürel haritasına bakıldığında, meşruiyet fikri milletimiz kadar derin ve muhkem olan başka bir halk görmek mümkün değildir.
Meşruiyet fikri ile korkaklığı birbirine karıştırmamak gerekir. Bu ülkede bir tane polis memurunun onlarca insanı karakola götürebilmesi, milletimizin korkak olmasıyla değil, derin meşruiyet fikriyle ilgilidir. Tam aksine bu necip millet, dünyanın en kahraman ve en cesur insanlarından oluşur. 15 Temmuz darbe teşebbüsünde tankları yumruklarıyla ezen bu millet, kahramanlık ve cesaret imtihanından son defa geçmiş ve kazanmıştır. 15 Temmuz gecesi yaşanan cesaret patlamasının sebebi, meşruiyeti temsil edenin mevcut Cumhurbaşkanı ve Hükumet olduğuna inanmasındandır.
Necip milletimizin, daha önceki darbelere isyan ve itiraz etmemesinin temel sebebi korkaklık değil, ülkenin yaşadığı kaostan dolayı ordunun darbe yapmasının meşru olduğuna kanaat getirmiş olmasıdır. Tam da bu sebeple darbeciler, darbenin hazırlık safhası olan “kaos” üretmiş, milletin meşruiyet fikrine yaslanmıştır. Fetö’nün darbe planlamasında yaptığı temel hata da zaten buydu, milletin meşruiyet fikrini hesaba katmamak…
*
Meşruiyet fikrinin müphemleştirilmesi, etkisizleştirilmesi hatta iptal edilmesi, ya darbe ya da iç savaş hazırlığıdır.

2-4-Adalet hissiyatının tahrip edilmesi
Adalet hissiyatı, adalet (meşruiyet) fikriyatından daha fazla ruhi derinliğe sahiptir ve içtimai yaygınlığı daha geniştir. Adalet hissiyatı, aynı zamanda vicdanın tezahürüdür, vicdan yoksa adalet hissiyatı zuhur etmez ve görünmez, adalet hissiyatı yoksa vicdanın olup olmadığı anlaşılmaz. Diğer taraftan vicdan ve adalet hissiyatı, adalet fikrinin temel kaynaklarıdır, bu mevzudaki yozlaşma, adalet fikrinin çarpılmasını, savrulmasını, merkezinden kaymasını iktiza eder.
Adalet hissiyatı, fikri tarif ve izaha gelmez. Vicdan ve adalet hissiyatı, umumiyetle adalet fikri ile birlikte izah edilir. Zaten adalet fikri, vicdan ve adalet hissiyatının zihni evrene çıkması ve orada akıl tarafından tetkik edilebilir hale gelmesidir.
Adalet hissiyatı, insanların derununda bulunur, ruhi derinliklerinde mayalanır ve tezahür kanallarını oluşturarak zihni evrene ve oradan da maddi evrene çıkar. Bu sebeple ruhi tesire sahip olmayan hiçbir mesele, insanların derunundaki adalet hissiyatının mayalanmasına katkıda bulunamaz.
Bir milletin adalet hissiyatı, asırlarca süren tesir trafiği neticesinde oluşur. Nesiller arası nakille beslenir ve tahkim edilir. Bir insana kısa süre içinde adalet hissiyatı kazandırmak mümkün olmadığı gibi, sahip olduğu adalet hissiyatının kaynaklarını değiştirmek de imkansızdır. Bir dehanın bile halktan herhangi bir insanın adalet hissiyatını kısa sürede değiştirmesi ihtimal dahilinde değildir.
*
Asırlık süreçlerle oluşan ve temellenen adalet hissiyatı üzerinde operasyon yapılmaz. Adalet hissiyatının oluşması ve değişmesi asırlara sari bir süreçle mümkündür ama hissiyatın imha edilmesi on dakikalık bir zulümle mümkündür. Adalet hissiyatının muhtevasını kısa sürede değiştirmek isteyenler, ya müdahalelerinin akamete uğradığını görür ya da onu imha eder.
Adalet (meşruiyet) fikrinin kaynağı adalet hissiyatı (ve vicdan) olsa da, çerçeveleyen ve izah eden akıldır. Bu sebeple adalet fikri, akılla ve akli müdahaleyle (mesela fikir tartışmasıyla) şekillendirilebilir. Meşruiyet (adalet) fikriyatına müdahale bile, adalet hissiyatında değişiklik olmadığı müddetçe ancak şekil ve malzeme farklılığına sebep olabilir. Yani adalet hissiyatının temellerine inen bir tesir icra etmez.
*
Adalet hissiyatının tahrip edilmesi, siyasi ve içtimai nizamın imhası demektir. Adalet hissiyatının patlaması ve dağılması, nükleer patlamadan daha büyük bir tesir icra eder. Adalet hissiyatını tahrip etmeye dönük hamleler, mevzuun uzmanlarınca kaos operasyonu olarak planlanır. Zira kaos ortamı hazırlamanın en kısa yolu, adalet hissiyatını tahrip etmektir. Diğer taraftan, kaos ortamı, adalet hissiyatını yok eder ve insanları temel ihtiyaç kaygısına düşürür. Bazen büyük eylemler yapılarak kaos ortamı hazırlanır ve adalet hissiyatı tahrip edilir, bu ihtimalde iki iş (kaos ve hissiyatın tahribi) birden yapılmış olur, bazen ise adalet hissiyatına operasyon yapılır ve kaos çıkarılır.
*
Adalet hissiyatının tahrip edilmesi, bunun tabii neticesi olan kaosu davet edeceği için, darbenin hazırlık safhasıdır.

2-5-Zihni ve içtimai müdafaa hatlarının yıkılması
Vatanın sınırlarındaki müdafaa hatlarından daha önemli olan, zihni müdafaa hatlarıdır. Sınırlardan yabancı askerin geçmesine mani olmak, bugünkü dünyada istiklalin muhafazası için kafi değildir. Esas müdafaa hatları, milletin zihni evrenindeki müdafaa hatlarıdır. Bu hatlar yıkılırsa, zaten sınırda bekleyen askerin de nöbet tutmasını sağlamak kabil değildir. Nitekim zihni evreni milletin zihni evrenine yabancılaşan, suni zihni evren inşa edilerek teslim alınan Fetö’cü askerler, 15 Temmuz gecesi, bir taraftan milleti bombalayabilmekte diğer taraftan ülkenin işgali için İncirlik üssünde yabancı ülke subaylarıyla toplantı yapabilmektedir.
Zihni evrendeki müdafaa hatlarının yıkılması, içtimai müdafaa hatlarının yıkılmasına sebep olur. Zihni ve içtimai müdafaa hatları, milletin kendini muhafaza cepheleridir. Zihni ve içtimai müdafaa hatları; devlet zafiyete düştüğünde bile kendini ve devleti müdafaa edebilecek kıymette ve güçtedir. Irak, Suriye, Libya misallerinde görüldüğü üzere ülkelerin her bölgesi ayrı bir kuvvetin eline ve tasarrufuna geçmiştir. Ülkelerin parçalanmasının temel sebebi, halkın zihni müdafaa hatlarının yıkılmasıdır veya zihni müdafaa hatlarının tüm ülkeyi (vatanlarını) kuşatacak çapa ulaşamamasıdır.
*
Siyasi parti, bir siyasi görüş sahibi teşkilat demektir. Siyasi görüş; vatan, millet, devlet toplamını izah etmeli, bunlara karşı tavrının ne olduğunu göstermeli, bunları nasıl muhafaza edeceğini izah etmelidir. Bir kalabalığı toplayıp, başına geçip, iktidarın söylediklerinin tersini söylemek, bir siyasi görüş telif edildiğini ve bir siyasi parti kurulduğunu göstermez. Siyaset, kuşatıcı fikir çeşitlerinden birisidir, ucuza getirilemez.
Herhangi bir siyasi görüş; vatan, millet ve devlet hakkında bir şey söylemiyorsa, temel kıymetleri aşındırma ve yozlaştırma potansiyeli taşıyor demektir. Herkes istediği gibi bir siyasi görüş oluşturabilir ama hiç bir ülke, kendini muhafaza edecek umumi çerçevenin kırılmasına müsaade etmez. Vatan, millet, devlet izahını yapmayan bir siyasi görüş, tabii olarak adaletin izahını da yapamaz.

2-6-İtimat ve itibar mercilerinin iptali
Hayatın ve nizamın altyapısı itimat, muharrik kuvvetlerinden birisi ise itibardır. İtimat hissiyatı ve fikriyatı iptal edildiğinde hayat, istinatlarını ve nispetlerini kaybeder ve muallakta sallanmaya başlar. Muallakta olan her şey, muammadır. Birkaç dakika sonra ne olacağı meçhuldür, kimin ne yapacağı müphemdir. Oysa itimat, muayyeniyettir; bilinebilirlik ve tahmin edilebirlikle beslenir.
İtibar, izzetli bir hayat sürmenin temel şahsiyet hususiyetidir. İnsan, ya itibarın peşinde koşar ya da itibarlı olanların… İtibarın bu hususiyeti, hayatı doğru bir istikamette harekete geçirir, böylece durgunluk, donukluk, tekrar gibi marazi hallerden uzaklaşır.
İtimat ve itibar birbirinin mütemmim cüzüdür. İtimat, itibarın ön şartı ve temel sütunudur; itibar ise itimadın mükafatı ve neticesidir. İkisinin ayrılması kabil değildir, daha doğru bir ifadeyle, bu ikisinin ayrılabildiği kültürel evrenler, mutemet olmayan muteber insanlar üretir ki, sahtekarlığın en veciz tarifi budur. Bir ülkede yalan söyleyen (mutemet olmayan) birisinin, itibarlı bir mevkie (mesela milletvekilliğine veya siyasetin herhangi bir seviyesine) çıkması mümkün oluyorsa, buna sebep olanlar veya müsaade edenler, siyasi ve içtimai altyapıya nükleer silahlarla saldırıyor demektir.
*
Siyaset, bir ülkenin sayılı itibar müesseselerinden birisidir. İtibar müessesesi, aynı zamanda itimat müessesesi olmak zorundadır. Halk nezdinde muteber olan siyasetçilerin mutemet olmaması, o ülkenin ve halkın başına gelebilecek en ağır belalardan birisidir.
Siyasetçiler, mutemet ve muteber oldukları kadar, siyaseti mutemet ve muteber kılmak ve bu müesseseye karşı halkın itimadını ve itibarını korumak zorundadır. Siyaset müessesesini mutemet ve muteber kılmanın yolu, siyasetçilerin mutemet ve muteber olmasıdır. Öyleyse siyasetçiler, öncelikle birbirini muteber ve mutemet kabul etmelidir.
Bir ülkede siyasetin zirvesi, devlet başkanlığı makamıdır. Devlet başkanlığı makamının ve devlet başkanının şahsiyetinin itimat ve itibar vasfını zedelemek, siyasi ve içtimai altyapıda ağır hasarlar açar.
*
Bir ülkedeki temel itimat ve itibar müesseselerinden birisi, mahkemelerdir. Mahkemeleri itimat edilmeyen ve itibarı olmayan müesseseler, hukukçuları da (hakimleri, savcıları, avukatları) mutemet ve muteber olmayan şahsiyet ve meslek sahibi insanlar olarak göstermek ve bu istikamette siyaset yapmak, itimat ve itibarla birlikte hukuk, yargı ve adaleti iptal etmektir. Herhangi bir mahkemenin ve hakimin yanlış karar verme ihtimali vardır ama bir mahkeme ve hakimin yanlış karar vermesi, mahkemeleri kaldırmayı gerektirmez. İtimat ve itibar vasfından ve zırhından soyulması demek, iptal hatta ilga etmekle denk bir faaliyettir.

3-HUKUKİ DEĞERLENDİRME

1-Hukuk-siyaset münasebeti
Yasama, Yürütme, Yargı kuvvetlerinin birbirinden ayrılması ve birbirine karşı bağımsız olması prensibi genel kabul görmüş durumdadır. Buradaki bağımsızlık, özellikle yargı bağımsızlığı şeklinde tezahür etmektedir. Yargının; yasama ve yürütmeye karşı bağımsızlığı sağlanmakta ama özellikle yürütme yargı denetimine verilmektedir. Yürütmenin yargı denetimine verilmesi yanlış değil fakat muhalefetin yargı denetiminden kaçırılması vahimdir. Kuvvetler ayrılığı; Yasama, Yürütme, Yargı şeklinde formüle edilince, siyaset müessesesi ile hukuk müessesesi arasındaki münasebetin nasıl olması gerektiği gözden kaçmaktadır. Oysa bir ülkede iktidarın denetlenmesi kadar muhalefetin de denetlenmesi şarttır.
“İktidar kuvvet sahibidir, kuvveti zararlı şekilde kullanabilir” türünden düşüncelerle yargı denetimi altına alınması doğru bir yaklaşımdır. Diktatör olma imkanı muhalefette değil, iktidardadır, bu sebeple iktidarı hukuki çerçeve içinde tutma ihtiyacı açık ve doğru bir kuraldır. Fakat darbeleri yapanların yüzde doksanı da muhalefettir, iktidar neden darbe yapsın ki?
İktidarın diktatörleşme temayülü kadar muhalefetin de darbe temayülü vardır. İktidar ne kadar diktatörleşme potansiyeline sahipse, özellikle seçimleri sürekli kaybeden muhalefet de o derecede potansiyel bir darbe kuvvetidir. Siyasi tarih, iktidarların diktatörleştikleri kadar, muhalefetin de darbe yaptığını veya darbelerin siyasi kanadını oluşturduğunu ve desteklediğini kayda geçmiştir.
Meseleyi doğru anlamak için doğru soru sormak veya doğru denklemi kurmak gerekir. Kuvvetler ayrılığı şiarı doğrudur ama zayıf bir denklemdir, doğru denklem; hukuk-siyaset arasında kurulmalıdır. Doğru soru; hukuk ile siyaset müesseseleri arasındaki irtibat ve münasebet denkleminin ne olduğudur. Mesele bu şekilde ele alındığında, yargı-iktidar denklemi değil, hukuk-siyaset (iktidar ve muhalefet) denklemi aranmaya başlanır.
*
Mevcut siyasi-hukuki sistemde Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay iktidarı denetlemek ve sınırlamakla vazifeli hukuk-yargı müesseseleridir. Anayasa mahkemesi her ne kadar yürütmeyi değil de yasama kuvvetini sınırlama ve denetleme görevini yapıyor olsa da, parlamenter sistemde yasama ile yürütme aynı partinin elinde olduğu için aynı zamanda yürütme kuvvetini de denetlemek ve sınırlandırmak görevini üstlenmiştir. 2019 seçimlerine kadar hala parlamenter sistem cari olduğuna göre bugünün siyasi-hukuki gerçekliği budur.
Yürütmenin bu kadar çok sayıda kuruluşla denetlendiği ve sınırlandırıldığı siyasi-hukuki sistemde muhalefet, kafi derecede denetlenmemektedir. Bu sebepledir ki bu ülkede 1950 yılından beri darbe yapılabilmekte, her darbeyi doğrudan veya dolaylı olarak destekleyen bir muhalefet partisi bulunmaktadır.
Cumhuriyet tarihi, 1950 yılına kadar CHP’nin mutlak tahakkümüne şahittir. 1950 yılında çok partili serbest seçimlerin yapılmaya başlanmasıyla da CHP dışındaki tüm iktidarlar baskı altına alınmış, buna mukabil CHP, sınırsız iktidarını kaybetmesine rağmen sınırsız hürriyetini devam ettirmiştir. Bu durum, 28 Şubat darbesine ve 27 Nisan darbe teşebbüsüne açıktan destek vermesine rağmen devam etmiştir. Şimdi de 15 Temmuz darbe teşebbüsüne açıktan destek vermediğine pişman olmuş görünmektedir.
*
İktidarın her kararı ve tatbikatı hukuk (yargı) denetimine tabi olmasına rağmen, muhalefetin hiçbir beyan ve faaliyeti hukuk (yargı) denetimine tabi değildir. Bu ülkede darbelerin sık aralıklarla yapılabilmesinin önemli sebeplerinden birisi budur.
Şimdi doğru soruyu sorma zamanı gelmiştir; sadece iktidarın değil, muhalefet de dahil olmak üzere hukuk ile siyaset arasındaki irtibat ve münasebet nasıl kurulmalıdır ve hukukun siyasete müdahale sınırı nasıl tespit edilmelidir? Mesele bu şekilde ele alınmadığı için mevzuatta bu başlıkla tanzim yapılmamıştır. Meselenin bu başlık altında ele alınıp, siyaset müessesesi tarafından Anayasa ve kanunlarda sarahaten tanzim edilmesi gerekir. Ne ki bu iş, istikbale aittir. Tatbik edilecek kanunlar, mevcut (meri) kanunlar olduğuna göre, Kemal Kılıçdaroğlu ile CHP MKYK ve PM (Parti meclisi) üyeleri için meri mevzuata bakmak gerekir.
Mesele, meri mevzuatta bizim bahsini ettiğimiz şekilde ele alınmamış olsa da, şikayet ve iddialarımızın istinat edeceği Anayasa ve kanun hükümleri mevcuttur. “Muhalefetin denetimi ve sınırlandırılması” başlığı olmadığı ve yakın tarihimizde de muhalefetin sınırlandırılması meselesi gündeme gelmediği için “yok zannediyoruz”. Fakat var, hukuki kaynaklarımız ve istinatlarımız ileride izah edilmiştir.

2-Hadiseler
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin resmi web sitesinde yayınlanmış olan, “Adalet Yürüyüşü” sırasında yapılan bir mülakatında şu ifadeler yer almaktadır;
“NAGEHAN ALÇI- Sayın Genel Başkan ben şunu sormak istiyorum. Şimdi yargı meselesine belki devam ederiz ama Ece’nin bahsettiği FETÖ söylemi vardı. Oradan başka bir başlık altında gelmek istiyorum. Siz 15 Temmuz darbesini “kontrollü darbe” olarak tanımlıyorsunuz. Ben batı medyasını mümkün olduğu kadar takip etmeye gayret ediyorum ve gördüğüm kadarıyla batı medyasına nüfuz edebilen FETÖ yurtdışındaki bağlantıları bu tanımlamayı çok açık bir şekilde kullanıyorlar, “Tayyip Erdoğan tiyatrosuydu, kontrollü darbeydi” gibi tanımlamalar. Dolayısıyla kontrollü darbe tanımı aynı zamanda bir FETÖ söylemi ve gördüğüm kadarıyla Ergenekon ve Balyoz mağdurları da bu tanımdan oldukça rahatsız oluyorlar. O yüzden ben tekrar sormak istiyorum, bu tanımın arkasında mısınız? CHP Genel Başkanı olarak 15 Temmuz’u, 15 Temmuz’un yıl dönümü de yaklaşırken kontrollü darbe olarak tanımlamaya devam ediyor musunuz?

KEMAL KILIÇDAROĞLU- Elbette, bakın kontrollü darbeden şunu kastediyoruz: “Bilinen, önlenmeyen ve sonuçlarından yararlanılan darbeye kontrollü darbe denir.” Biliniyor mu? Evet biliniyor. Önleniyor mu? Bilindiğine göre önlenmesi lazım, 249 şehit var, önlenmiyor. Sonuçlarından yararlanılıyor mu? Evet, yararlanılıyor 20 Temmuz’da sivil darbe oldu. Türkiye şu anda bir sivil darbenin içindedir. 20 Temmuz parlamentoda OHAL yetkisinin alındığı tarihtir. O tarihten bu tarihe gelin, FETÖ’yle mücadele, bakın FETÖ’yle mücadele konusunda en kararlı ve en namuslu duruşu sergileyen biziz. Dedik ki kendilerine, “15 Temmuz darbe girişimi oldu mu? Oldu. Güzel. Hangi önlemleri alacaksanız parlamentoya getirin hemen, derhal çıkaralım.” “Hayır” dediler, reddettiler. Yetki aldılar. Peki, şu sorunun cevabını ben hala öğrenmiş değilim, iki tane öğretmen var,ölüm orucu tutan, açlık grevi yapan. Bunların FETÖ’yle ne ilgisi var? Niye OHAL’le bunlar aldılar, mağdur edildiler? 3 günlük er, bakın 3 günlük er, eline silah dahi almamış hala hapiste, ne ilgisi var bunun FETÖ’yle? Daha size yüzlerce örnek verebilirim, bakın onlarca demiyorum yüzlerce örnek verebilirim. Biz adaleti savunuruz. Suçlunun da hakkı vardır. En azından savunma hakkı vardır kendisini. Siyasetçiler suçluyu belirleyemezler. Böyle bir yetkileri yoktur. Suçlunun kim olup olmadığını mahkeme belirler, dünyanın her tarafında böyledir. Ama biz suçluyu, suçlunun kim olup olmayacağını siyasete bıraktık. Siyasetçiler diyorlar ki, “Şu adam suçludur”, savcı hemen iddianameyi hazırlıyor, hakim hemen kararı veriyor. Emin olun, Nagehan Hanım bakın ben üç darbe dönemini yaşadım, 1960 darbesinde çocuktum, rahmetli babam radyodan bize duruşmaları dinletirdi, 71 darbesini, 82 darbesini yaşadım. O darbelerde de nelerin yaşandığını, nelerin olup olmadığını gördüm. Bir de şimdi 20 Temmuz darbesini görüyorum. Şimdi o darbe döneminde yaşananların benzeri burada da var. Ben bütün bunları anlatmasaydım diyebilirdiniz ki, arkadaş niye gidip bunları anlatmadın? Hepsini gidip anlattım, hepsini söyledim. Darbenin soruşturulması lazım değil mi? Evet, 15 Temmuz darbesinin soruşturulması lazım. Kim yaptı bunları? Ama iktidar partisi soruşturmayı değil, araştırmayı değil, kapatmayı yeğledi. Biz buna itiraz ettik. Niye? Bir darbe girişimi var. 249 şehit var, 3 bine yakın gazi var. Yani kim yaptı bunu, nasıl yaptı? Yani parlamentoda bunu nasıl araştırmaz? Emir ve talimat verdiler, darbeyi en iyi bilen iki kişi parlamentoya gelip bilgi vermedi. Şimdi siz bürokrasi deneyiminiz yok bildiğim kadarıyla, bürokraside kural şudur; bürokrat bir yere çağırıldığı zaman önce gider bakanına söyler, der ki “Beni falan yere davet ediyor, çağırıyorlar, gideyim mi, gitmeyeyim mi?” Bakan git veya gitme der. Şimdi eğer en önemli iki kişi, yani MİT müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı davet edildikleri halde TBMM’ye gelmiyorlarsa, bunun arkasındaki siyasi güç iktidardır. Ve iktidar 15 Temmuz darbe girişiminin açıklanmasını, aydınlığa kavuşmasını istemiyor.

Kaynak: https://www.chp.org.tr/ CHP resmi web sitesi
Link: https://www.chp.org.tr/Haberler/42/chp-genel-baskani-kemal-kilicdaroglu-adalet-yuruyusunun-15gununde-haberturk-tv-bloomberg-ht-ortak-canli-yayinina-katildi-60473.aspx

Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu beyanında birçok suç unsuru var. Öncelikle beyanın umumi bir tahlilini, sonra da hukuki tavsif ve tavzihini yapalım.

2-1-Kontrollü darbe iddiası
15 Temmuz darbe teşebbüsü hakkında özet olarak şunları söylüyor;
“Elbette, bakın kontrollü darbeden şunu kastediyoruz: “Bilinen, önlenmeyen ve sonuçlarından yararlanılan darbeye kontrollü darbe denir.” Biliniyor mu? Evet biliniyor. Önleniyor mu? Bilindiğine göre önlenmesi lazım, 249 şehit var, önlenmiyor. Sonuçlarından yararlanılıyor mu? Evet, yararlanılıyor 20 Temmuz’da sivil darbe oldu.”

2-1-1-Darbenin bilindiği hususunda ciddi bir açıklama ve delil yok.
Bu kadar ağır bir ithamın, delillendirilmediği takdirde İFTİRA olacağını ana muhalefet partisi başkanının bilmemesi mümkün değil. Çünkü hem teşkilat olarak hem de şahıs olarak hukuk servisi ve hukukçu danışmanları var.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun izah etmemesine rağmen biz meseleyi değerlendirelim. Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumet üyeleri darbeyi biliyor muydu, bilmiyor muydu?
17-25 Aralık teşebbüsünden sonra Fetö’nün ordudaki militanlarını harekete geçirip darbe yapma ihtimali olduğu kamuoyunda ifade ediliyordu. Fakat unutulmamalıdır ki; Fetö’nün, darbe yapma niyetinin olduğunu veya olabileceğini düşünmek, tahmin etmek ayrı bir şey, darbe planından haberdar olmak ayrı bir şey…
Fetö’nün darbe niyeti olduğunu düşünmek, harekete geçmemiş bir düşünce tahmini üzerinden operasyon yapmayı gerektirir mi? Fetö’nün ketum bir istihbarat örgütü olduğu da dikkate alındığında, kimlerin Fetö üyesi olduğu ve darbe planında bulunduğu gibi meselelerin tespiti fevkalade zordur. Bu ihtimalde, darbenin önlenmesi için yapılması gereken nedir? Muhayyel olarak ordudaki yüzlerce generali, binlerce albay, yarbay, binbaşı, yüzbaşı rütbesindeki subayları görevden almak mıdır? Böyle bir operasyon yapmak için ancak OLAĞANÜSTÜ HAL ilan edilmesi gerekir. Darbe teşebbüsünden sonra ilan edilen OLAĞANÜSTÜ HAL için Sayın Kılıçdaroğlu, “DARBE” yapıldı iddiasında bulunabilmektedir. Darbe teşebbüsünden önce OLAĞANÜSTÜ HAL ilanı ile ancak yapılabilecek işleri hükumetin yapmadığını söylemekte ama darbe teşebbüsünden sonra ilan edilen OLAĞANÜSTÜ HAL için hükumetin darbe yaptığını iddia etmektedir.
Darbe yapmaya niyetli olduğu düşünülen subayların görevden alınmasından başka bir önleme tedbiri olmadığı açık. Teşebbüse geçmemiş bir niyet için binlerce subayın ordudan atılması ve tutuklanması gibi bir tedbirden başka bir yol yokken, Sayın Kılıçdaroğlu, hakkında mahkeme kararı olan Enis Berberoğlu için “Adalet Yürüyüşü” yapabiliyor. Eğer Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumet üyeleri, 15 Temmuzdan önce binlerce subay bir tarafa, onlarca subayı, darbeye niyetlenme gerekçesiyle ordudan ihraç etseydi, hakkında mahkeme kararı olan birisi için adalet yürüyüşü yapan Sayın Kılıçdaroğlu neler yapardı?
Kaldı ki hükumet, kamuoyundan anlaşıldığı üzere; tespit edebildiği Fetöcü subayları, Yüksek Askeri Şurada ordudan ihraç etmek için hazırlık yapıyordu. Yani tabii ve hukuki yolu takip etmek çabasındaydı. Tabii ve hukuki yolun takip edilmesi tenkit mevzuu olabilir mi? Fetö soruşturmaları ve yargılamalarından anlaşıldığına göre, hükumetin, Fetöcü subayları Yüksek Askeri Şurada görevden alacağı istihbaratına ulaşan Fetöcüler, darbeye teşebbüs etmişler veya darbe planını erkene almışlar.
“Bilindiği halde önlenmedi” iddiası esas alındığında; şu anda devam eden adalet yürüyüşü ile Sayın Kılıçdaroğlu, darbenin hazırlık safhası olan kaos çıkarmak ve muhtemel ve müstakbel bir darbe sürecini başlatmak için harekete geçmiştir, bunu tüm kamuoyu biliyor, öyleyse Sayın Kılıçdaroğlu ile partinin MKYK ve Parti Meclisi üyelerinin derdest edilmesi gerekiyor. Meseleye böyle bakıldığında, yani Sayın Kılıçdaroğlu’nun mantığıyla bakıldığında; Sayın Kılıçdaroğlu’nun iddiasının ne kadar anlamsız ve mesnetsiz olduğu anlaşılıyor. Kaldı ki Sayın Kılıçdaroğlu’nun kullandığı mantık, kendi suçunu itiraf mahiyeti taşıyor.

2-1-2-Kontrollü darbe iddiası, darbe yapmak veya darbeye iştirak etmek veya darbeye müsaade etmek ithamıdır.
Bu iddianın muhtevasında üç ihtimal var; ya darbeyi yapan asli failsiniz ya darbeye destek veren asli veya feri failsiniz veya darbenin yapılmasına müsaade eden feri failsiniz. Her üçünde de darbe suçundan yargılanmak zarureti var.
Darbenin bilindiğine dair herhangi bir bilgi ve belgeden bahsetmeyen Sayın Kılıçdaroğlu, sadece neticelerine bakarak, yani hükumetin darbe teşebbüsünden karlı çıktığını dikkate alarak böyle bir ithamda bulunuyor. Darbe teşebbüsünün başarılı olamamasından Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumetin karlı çıktığı doğrudur, zira saldıran, başarılı olamazsa mukavemet eden karlı çıkar. Bu çok tabii bir hayat kaidesidir. Sadece buna dayalı olarak darbenin “kontrollü” olduğu iddiasını ortaya atmak, asgari hayat tecrübesine bile aykırıdır.

2-1-3-Kontrollü darbe iddiası, 249 şehidin katili olmak ithamıdır.
Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumet, kontrollü darbe yapmışsa eğer, 249 şehidin katili, üç bine yakın gazinin de failidir. Bir insana bile katil demenin ne kadar ağır bir cürüm olduğu açıktır, kaldı ki bu kadar şehidin katili ve bu kadar gazinin faili olduğu iddiası, hiçbir akıl terkibinin göze alabileceği bir itham değildir.

2-2-Darbe yapıldığı iddiası
Sayın Kılıçdaroğlu, 20 Temmuzda hükumetin darbe yaptığını iddia ediyor ve şöyle diyor;
“Evet, yararlanılıyor 20 Temmuz’da sivil darbe oldu. Türkiye şu anda bir sivil darbenin içindedir. 20 Temmuz parlamentoda OHAL yetkisinin alındığı tarihtir.”

2-2-1-20 Temmuzda Anayasaya uygun şekilde Olağanüstü Hal Kararı alınmıştır.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun kendisinin de ifade ettiği gibi, 20 Temmuzda Hükumet, Anayasal müessese olan OLAĞANÜSTÜ HAL ilan ediyor. Beş gün önce bir darbe teşebbüsü olmuş, darbe teşebbüsünün ikinci dalgasının geleceği ihtimali hala canlı, buna mukabil Hükumet Anayasada bulunan bir müesseseyi harekete geçiriyor ve mücadele ediyor. Çok tabii bir işleyiş değil midir bu?
Anayasal bir müessese olan OLAĞANÜSTÜ HAL ilanını darbe olarak kabul etmek, aynı zamanda Anayasayı tanımamaktır. Anayasayı tanımamak, ülkedeki tüm hukuki ve siyasi rejimi reddetmek ve gayrimeşru ilan etmektir. İktidara muhalefet etmek başka bir şeydir, ülkedeki mevcut nizamın kaynağı olan Anayasayı ret ve ihlal etmek başka bir şey…
Anayasayı ve Anayasaya dayalı olarak yapılan işleri gayrimeşru ilan etmek; halktaki meşruiyet fikrini, adalet hissiyatını, itimat ve itibar mercilerini imha etmektir. Bunun neticesi ya darbedir ya iç savaş… Hiçbir siyasi parti böyle bir yol açamaz, böyle bir tahrikte bulunamaz.

2-2-2-Meşruiyetin imhası ile darbe ve terörün meşrulaştırılması
Anayasal işleyişi darbe olarak tavsif etmek, öncelikle gerçek darbeleri ve teşebbüslerini hafifletmek ve meşrulaştırmaktır. Türkiye’deki mevcut iktidarın Anayasal yetkilerini kullanmasıyla Fetö’nün 15 Temmuz darbe teşebbüsünü aynı mefhumla (darbeyle) isimlendirmek; öncelikle darbe teşebbüsünü meşrulaştırmak ve sonra da meşru hükumetin gayrimeşru olduğunu iddia etmektir.
15 Temmuz darbe teşebbüsü ve o teşebbüsü gerçekleştiren terör örgütüyle mücadele yerine, meşru hükumet ile mücadele yolunun seçilmesi, adalet yürüyüşünde onların desteğini alması veya yürüyüşe katılmalarına müsaade etmesi, darbe teşebbüsünün akamete uğramasından memnuniyetsizliğin ifadesidir.
15 Temmuz darbe teşebbüsünün gayrimeşru olduğuna dair halktaki inancı iptal etme çabasının bir sebebi de, hala bu ülkede darbe teşebbüsünde bulunabilecek tek organize gücün, Fetö olmasıdır. 15 Temmuz darbe teşebbüsü meşrulaştırılırsa, ülkede bir sonraki darbenin yolları döşenmiş olur.

2-2-3-Darbe çağrısı yapmak ve altyapısını hazırlamak
Darbe gayrimeşrudur, bu sebeple milletin darbeye karşı meşru mukavemet hakkı vardır. 20 Temmuzda ilan edilen ve Anayasal müessese ve yetkiye dayanan OLAĞANÜSTÜ HALİ darbe olarak tavsif etmek, önce mevcut hükumeti gayrimeşru ilan etmektir, sonra darbe yapan gayrimeşru hükumete karşı isyan ve mukavemet meşru olduğu için bu istikamette çağrı yapmaktır.
Darbe gayrimeşrudur ve suçtur. Fakat darbelerin başarılı olduğu misallere bakıldığında, özellikle halkın mukavemet göstermediği misallerde, umumi manada siyaset müessesesinin, hususi manada mevcut iktidarın darbeden daha gayrimeşru hale geldiğine dair halkta inanç ve kanaat oluşturmak ilk şart olarak görülür. Sayın Cumhurbaşkanı ve hükumetin darbe yaptığını iddia etmek, gayrimeşru bir siyasi iktidarın işbaşında olduğunu, buna karşı her türlü mukavemet ve mücadelenin meşru olduğunu iddia etmektir. Bu beyan ve tavır, açıkça darbe çağrısıdır ve açıkça darbe altyapısını hazırlamaktır, bir manada darbenin hazırlık safhasını gerçekleştirmektir.

2-2-4-Ağır iftira karşısında “diktatör”ün tavrı
Cumhuriyet tarihinde hiçbir devlet başkanına, başbakana veya hükumete bu kadar ağır itham ve iftiralar yapılmamıştır. Bu iftiralar, muhatabının hissiyat ve tefekkür dünyasını nükleer patlama çapında infilak ettirecek kuvvettedir. Buna mukabil Sayın Cumhurbaşkanının sabırlı ve sakin tavrı dikkat çekicidir ve takdire şayandır.

2-3-“Adalet Yürüyüşü”…
“Adalet yürüyüşü”; Sayın cumhurbaşkanına dönük, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün kontrollü darbe olduğu ve 20 Temmuzda da bizzat darbe yaptığı itham ve iftirasının oluşturmasını bekledikleri darbe hazırlığının, harekete geçmiş halidir. Kontrollü darbe ve darbe ithamını, “adalet yürüyüşü” esnasında tekrar ettiği için, aralarındaki illiyet irtibatı gayet sarihtir.
“Adalet Yürüyüşü”nde şiddet kullanılmaması ve hatta muhtelif saldırılar karşısında tepki göstermeme kararı; bir insana “katil” dedikten sonra, onun tepkilerine karşı “ben şiddete başvurmuyorum” demek gibidir. “Adalet Yürüyüşü”; Sayın Cumhurbaşkanının ve Hükumetin gayrimeşru olduğu iddiasıyla harmanlandığında, gayrimeşru olduğu iddia edilen darbe yönetimine karşı mukavemet ve isyan çağrısıdır.
Bu kadar ağır itham ve iftiraları dillendirmelerinin bir sebebi de, Sayın Cumhurbaşkanının ruh ve zihin dünyasını, hissiyat ve tefekkür faaliyetini menfi istikamette ve ağır şekilde etkilemek, bu yolla fevri ve yanlış kararlar aldırmak ve tatbik ettirmektir.
Devlet başkanının ruh ve akıl sıhhati ve muvazenesi aynı zamanda Milli Güvenlik Meselesidir. Ülkenin vatandaşı, milletin mensubu, devlet protokolünün ileri geleni özelliklerine sahip bir şahıs, mesela ana muhalefet partisi genel başkanı, devlet başkanının ruh ve akıl sıhhatini bozmaya matuf itham ve iftiralar serdedemez.

3-Hukuki tavsif ve tavzih
Hukuki tavsif ve tavzih, toplam dört başlık altında tetkik edilmiştir; Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu…

3-1-Anayasa
İktibas ettiğimiz Anayasa hükümleri, Sayın Kılıçdaroğlu’nun değişmesini istemediği ve “hayır” oyu kullandığı metindendir. Zaten iktibas ettiğimiz hükümlerin de sadece Olağanüstü hal ilanına dair olan maddesi değişmiştir ki, o değişiklik de muhtevada değildir.
Anayasa maddelerini iktibas ederken, tüm fıkralarını değil, dilekçemiz muhtevasıyla ilgili olan fıkralarını aldık.
*
“III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti
MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
Bu madde; vatan, millet, devlet unsurlarını ihtiva eden “Kıymetler Birliği” şiarını açıkça ifade etmektedir.
Dilekçemizin özellikle “Siyasi Değerlendirme” kısmındaki izahları hükme bağlayan ve hukuki tanzimini yapan maddedir.
Bu madde, ülkedeki her şahsın ve her kuruluşun temel maksadını ifade eder.
Bu madde, hem Anayasanın tüm maddelerini hem de tüm mevzuatı ihata eder, hiçbir kanun maddesinin bu hükme aykırı şekilde anlaşılması ve yorumlanması hukuk tarafından kabul edilemez.
“Kıymetler Birliği”, üst ölçüdür. Hem hukuku ve kanunları hem siyaseti ve siyasi teşekkülleri hem de milleti ve milletin fertlerini, öncelikle himayesi altına alan bir şemsiyedir. Hiçbir ferdin ve teşekkülün, bu şemsiyede delik açma imtiyazı yoktur.

“V. Devletin temel amaç ve görevleri
MADDE 5- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”
Bu madde, bir önceki maddede mücerred olarak ifade edilen muhtevanın tasrih ve teşrih edilmiş halidir. “Devletin temel amaç ve görevleri”nden bahsederken, öncelikle iktidardan bahsettiği doğrudur fakat muhalefet; devlet protokolünde bulunan, devleti teşkil eden, devleti oluşturan üç temel kuvvetten yasamada temsil edilen siyasi kuruluşlardır. Devlet, sadece yürütme kuvvetinden ibaret olmadığı, muhalefet de yasama meclisinde (ve kuvvetinde) temsil edildiği için bu hüküm, aynı zamanda muhalefeti de bağlar.
Bu madde; “Kıymetler Birliği” şiarını teferruatlandırarak tahkim etmektedir. Bu sebeple siyasi ve içtimai değerlendirme başlıkları altında izah ettiğimiz meselelerin Anayasal tanzimi ve hukuki altyapısıdır.

“X. Kanun önünde eşitlik
MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”
Bu madde, Fetö soruşturma ve yargılamalarında, mesela gazetecilerin suç işlemeyeceği veya işlemediği yönündeki iddia ve savunmaları boşa çıkaran bir hükümdür. Bir kişinin sahip olduğu meslek, onun suç işlemesine mani değildir ve asla imtiyaz sebebi haline getirilemez.
Sayın Kılıçdaroğlu, ülkenin devlet başkanının, kontrollü darbe ithamıyla cinayet işlediği iftirasında veya doğrudan darbe yaptığı iftirasında bulunabiliyor. Buna mukabil, bir gazetecinin suç işlemeyeceği veya işlemediği, hem de mahkeme kararına rağmen bu iddiasında ısrar ettiği görülüyor. Bu tavır, kanun önünde eşitlik şiarına aykırıdır ve bir imtiyaz talebinden ibarettir ki, bu yaklaşım ve hareket Anayasa tarafından men edilmiştir.

“III. Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması
MADDE 14- (Değişik: 3/10/2001-4709/3 md.)
Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.”
Kritik madde budur. Sayın Kılıçdaroğlu ve CHP yetkilileri; temelde “Kıymetler Birliği” şiarını ihlal ve imha etmeye matuf yaptıkları işleri, Sayın Cumhurbaşkanına ve Hükumete yönelik iftira ve hakaretlerini, meşru mefhum olan adalet üzerinden yürütmektedir. Fakat Anayasa, hakların ve hürriyetlerin istismar edileceği ihtimalini öngörmüş ve kesin bir ifadeyle yasaklamıştır.
Dilekçemizin tamamı dikkate alındığında Sayın Kılıçdaroğlu’nun, hak ve hürriyetleri istismar ettiği açıktır.

“IV. Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması
MADDE 15- Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.”
Bu madde, olağanüstü hal ilanının ve olağanüstü halde neler yapılabileceğinin sınırlarını çizmektedir. Olağanüstü hal ilanını “darbe yapmak” şeklinde anlayan Sayın Kılıçdaroğlu, muhtemeldir ki sıhhatli ve hacimli bir hukuk danışmanlığı almamış olmalıdır. Devletin olağanüstü hal devrindeki uygulamalarını darbe olarak tavsif etmek, Anayasayı gayrimeşru saymak ve ihlal etmektir.

“III. Siyasî partilerle ilgili hükümler
A. Parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma ()
MADDE 68- (Değişik: 23/7/1995-4121/6 md.)
Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”
Sadece iktidarların değil aynı zamanda muhalefet partilerinin de hukuki denetime tabi olduklarına dair izahlarımızın açık kaynaklarından birisi de budur.
Hükumeti denetleyip muhalefeti serbest bırakmak, bu ülkenin tarihinde darbelerin siyasi ayağını ve desteğini oluşturmuştur.
İktidarın sınırlandırılması ve denetlenmesi fikri muhakkak ki doğrudur ama muhalefetin de sınırlandırılması ve denetlenmesi fikri bir o kadar doğru ve lüzumludur. Hem Anayasa hem de kanunlarda muhalefetin de denetleneceğine dair düzenlemeler olmasına rağmen, ülkedeki siyasi kültür, muhalefetin mutlak hürriyet sahibi olduğu vehmini üretmiştir.

D. Görev ve yetkileri
MADDE 104
b) Yürütme alanına ilişkin olanlar:
(Cumhurbaşkanı) Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,
Sayın Kılıçdaroğlu’nun, Cumhurbaşkanı ve Hükumete dönük, “20 Temmuzda darbe yaptılar” iddiası, olağanüstü hal ilanının Anayasal bir müessese olduğunu gösteren hüküm karşısında tamamen iftira olduğunu göstermektedir. Sayın Kılıçdaroğlu’nun iddiası doğruysa, bu ülkede darbe yapmak Anayasa tarafından meşru kabul edilmiş bir faaliyettir. Darbeyi meşrulaştırmak veya meşru bir hükumet tatbikatını darbe gibi gayrimeşru faaliyet olarak göstermek, muhalefet olarak izah edilebilir mi? Ülkenin meşruiyet kaynaklarını imha etmeye matuf bu tür beyan ve faaliyetler, Anayasa ve kanunlar tarafından sarahaten men edilmiştir.
CHP’nin kanunlara göre kurulan bir siyasi parti olması, beyan ve faaliyetlerinin tamamının meşru ve haklı olduğunu göstermez. Zira Fetö de kanuna uygun binlerce teşkilat (vakıf, dernek) ve şirket kurmuştu, mesele kanunun şekil şartlarını yerine getirmekten ibaret değildir.

3-2-Siyasi partiler kanunu

“BAĞIMSIZLIĞIN KORUNMASI
MADDE 79 – Siyasi partiler:
a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.

DEVLETİN TEKLİĞİ İLKESİNİN KORUNMASI
MADDE 80 – Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

TÜZÜK VE PROGRAMLAR İLE PARTİ FAALİYETLERİNE İLİŞKİN SINIRLAMALAR
MADDE 90 – Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu Kanun hükümlerine aykırı olamaz.
Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları gibi seçimlerde başka bir partiyi destekleme kararı da alamazlar.”

Bu maddeler, açıkça siyasi partilerin varlık ve faaliyetlerini, Anayasanın 3. Maddesinde ifade edilen “Kıymetler Birliği” şiarına bağlamaktadır. Bu hükümler, tüm siyasi partileri bağlar, iktidar partisini de bağlar, muhalefet partilerini de…
Dilekçemizin mevzuu ana muhalefet partisi olduğu için, CHP’yi de bağlayacağını ifade etmeye gerek yoktur. Tüm partiler için cari olan bu maddeler, dilekçemiz muhtevasında izah ettiğimiz üzere; muhalefetin de denetime tabi olduğunu göstermektedir. Türkiye’de siyasi kültür hukukla irtibatlı şekilde oluşmadığı için, iktidarın denetlenmesi meselesi sürekli konuşulmasına rağmen, muhalefetin denetlenmesi meselesi hiç gündeme gelmez. Hem Anayasa hem de siyasi partiler kanunu, muhalefetin de denetlenmesi meselesini tanzim etmiştir.

3-3-Türk Ceza Kanunu
Anayasa tüm ülkede cari olan temel esasları tespit ve ilan eder. Siyasi Partiler Kanunu ise tüm partilerin tabi olacağı hükümleri… Türk Ceza Kanunu ise doğrudan suçları tarif ve cezaları tayin eder.

3-3-1-Türk Ceza Kanunun umumi hükümleri
“Ceza Kanununun amacı
MADDE 1. – (1) Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir.”

Bu madde, doğrudan suç tarifi yapmadığı ve ceza tayininde bulunmadığı için genellikle dikkatlerden uzaktır, hukukçular bile bu maddeyi hatırlamazlar. Oysa bu madde, Ceza Kanununun maksadını ifade etmek bakımından, tüm kanunun muhtevasına sirayet etmiş demektir, başka bir ifadeyle bu madde, Türk Ceza Kanunun tüm maddelerinde zımnen tekrarlanmaktadır.
Anayasa doğrudan suç tarifi ve tayini cihetine gitmez, ne var ki Ceza Kanunun bu maddesi, Anayasanın ve Anayasa muhtevasının muhafızıdır ve bu sebeple Anayasada müstakil bir madde olarak görünmese de, muhtevasında mündemiçtir. Zaten Anayasa ile Ceza Kanunu arasındaki irtibatı kuran madde budur.
Bu madde aynı zamanda, Anayasada ifade edilen “Kıymetler Birliği” şiarını korumayı ifade ve ilan etmektedir. Şikayet dilekçemizin mana yekunu, bu maddenin muhtevasıyla birlikte tetkik edildiğinde izah bütünlüğü açıkça görülecektir.

“Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi
MADDE 3. – (1) Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.
(2) Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz.”

Bu madde de umumi hükümlerdendir ve doğrudan suç tarifi ve ceza tayiniyle meşgul değildir. Ne var ki Ceza Kanununda bu meselelere dair suç tarifi ve ceza tayini yapan maddeler bulunmaktadır. Bu maddenin muhtevası, muhtelif meslek mensuplarının suç işlemeyeceğine dair “görünmez dokunulmazlık vehmini” boşa çıkarmaktadır. Gazetecilerin veya başka meslek mensuplarının suç işlemeyeceğine dönük gizli dokunulmazlık talebi ihtiva eden iddialar, kanun önünde yersiz ve anlamsızdır.

3-3-2-Suçlarla ilgili maddeler

3-3-2-1-Suçu ve suçluyu övme
“Suçu ve suçluyu övme
MADDE 215. – (1) İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Enis Berberoğlu, mahkeme tarafından mahkumiyet kararı verilen bir CHP milletvekilidir. Muhakkak ki mahalli mahkemenin kararı temyiz edilmiştir. Mahkemenin ceza kararına rağmen suçsuz muamelesi yapılamaz, karar kesinleşmediği için suçlu muamelesi yapılamayacağı gibi… “Masuniyet karinesi” yanlış anlaşılmaktadır, karar kesinleşene kadar suçlu sayılmasa bile, mahalli mahkeme ceza kararı verdikten sonra suçsuz muamelesi de yapılamaz. Bu ihtimalde hukuka uygun olan davranış, sessiz şekilde temyiz sürecini beklemektir.
CHP genel başkanı, MKYK ve Parti Meclisi (PM) üyeleri; Enis Berberoğlu’na ceza verilmesini protesto etmek ve adalet yürüyüşü yapmak için karar almak ve bu kararı eyleme taşımaktan dolayı bu madde muhteviyatınca suç işlemektedirler.
Enis Berberoğlu’nun yargılandığı TCK maddesindeki suç övülmektedir. Bu övme işlemi, Berberoğlu’nun yaptığı işin suç olmadığı iddiasına dayanmaktadır.

3-3-2-2-İftira

“İftira
MADDE 267. – (1) Yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği hâlde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idarî bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin maddî eser ve delillerini uydurarak iftirada bulunulması hâlinde, ceza yarı oranında artırılır.
(3) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş mağdurun aleyhine olarak bu fiil nedeniyle gözaltına alma ve tutuklama dışında başka bir koruma tedbiri uygulanmışsa, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(4) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olan mağdurun bu fiil nedeniyle gözaltına alınması veya tutuklanması hâlinde; iftira eden, ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin hükümlere göre dolaylı fail olarak sorumlu tutulur.
(5) Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûmiyeti hâlinde, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezasına; süreli hapis cezasına mahkûmiyeti hâlinde, mahkûm olunan cezanın üçte ikisi kadar hapis cezasına hükmolunur.
(6) Mağdurun mahkûm olduğu hapis cezasının infazına başlanmış ise, beşinci fıkraya göre verilecek ceza yarısı kadar artırılır.
(7) İftira sonucunda mağdur hakkında hapis cezası dışında adlî veya idarî bir yaptırım uygulanmışsa; iftira eden kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(8) İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar.
(9) Basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararı, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilân olunur. İlân masrafı, hükümlüden tahsil edilir.”

Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumet üyeleri hakkında; 15 Temmuz darbe teşebbüsünü kontrollü şekilde gerçekleştirdikleri iddiası, dilekçemiz muhteviyatında izah edildiği gibi açık bir iftiradır. CHP genel başkanı Sayın Kılıçdaroğlu bu iddiasını (iftirasını) defalarca tekrarlamıştır. Bu iddianın; CHP’nin, karar organları olan MKYK ve PM’da alındığı açıktır, bu sebeple bu organların üyeleri de bu iftiranın sanıklarıdır. Soruşturma ve kovuşturma safhasında aksini beyan eden olursa, gerekçeleriyle izah eder ve kendini savunur.
Keza, CHP genel başkanının, Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumet üyelerinin, 20 Temmuzda darbe yaptıklarına dair iddiası, dilekçemizde açıklandığı üzere Anayasal bir müessesenin işletilmesi ve Anayasal bir yetkinin kullanılması karşısında açık bir iftiradır. Bu iftira suçu, yukarıda izah edildiği gibi parti genel başkanı ile MKYK ve PM (parti meclisi) üyeleri tarafından da işlenmiştir.
“Kontrollü darbe” ithamı aynı zamanda, Sayın Cumhurbaşkanının ve Hükumet üyelerinin, darbe teşebbüsü sürecinde can veren 249 şehidin, asli veya feri katili olduğuna dair iftira suçunu oluşturmaktadır. Bu suç; parti genel başkanı ile MKYK ve PM (parti meclisi) üyeleri tarafından da işlenmiştir.

3-3-2-3-Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs

“Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs
MADDE 288. – (1) Bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hâkim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

15 Temmuz darbe teşebbüsünün “kontrollü darbe” olduğu iddiası, darbe teşebbüsüne katılanlar ile Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumet arasında bir muvazaanın olduğunun kabul edildiğini gösterir. En azından, Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükumetin, darbe teşebbüsüne müsaade ettiğini, bu sebeple onların da darbeden yargılanması gerektiğini, onlar yargılanmıyorsa Fetö üyelerinin yargılanmasının haksızlık olduğunu kabul etmektir. Bu durum, açıkça “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçunu oluşturmaktadır.
*
Enis Berberoğlu’nun dosyası temyiz sürecinde olmalıdır. Temyiz süreci yargılamanın bir üst seviyede devam etmesidir. Enis Berberoğlu için adalet yürüyüşü yapmak, onun suçsuz olduğunu binlerce insanın eylemli katılımı ile ilan etmek ve siyasi parti olarak arkasında durmaktır. Bu beyanlar ve faaliyetler, Yargıtay’ı etkilemeye teşebbüstür ve mezkur suçu oluşturur. Partinin genel başkanı ve MKYK ile PM üyeleri, hem beyanlarıyla hem de adalet yürüyüşüne katılımlarıyla bu suçu işlemişlerdir.

3-3-2-4-Cumhurbaşkanına hakaret

“Cumhurbaşkanına hakaret
MADDE 299. – (1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Verilecek ceza, suçun alenen işlenmesi hâlinde, altıda biri; basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, üçte biri oranında artırılır.
(3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.”

CHP genel başkanı ile MKYK ve PM üyelerinin, 15 Temmuz teşebbüsünün kontrollü darbe olduğu ve 20 Temmuzda da darbe yaptıkları ithamı ile Sayın Cumhurbaşkanına dönük açık bir hakaret suçunu işlemektedir, bu suç o kadar açıktır ki ayrıca izaha ihtiyacı yoktur.

3-3-2-5-Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama

“Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama
MADDE 301. – (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”

Maddenin 2. Fıkrası, Hükumeti ve yargı organlarını aşağılama suçunu düzenlemiştir, sanıklar bu suçu, günlük periyotlarla işlemektedirler.

3-3-2-6-Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçu

Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak
MADDE 302. – (1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
“Devletin birliğini bozmak suçu…”
Devlet, malum olduğu üzere üç kuvvetten oluşur; yasama, yürütme, yargı… Bu üç kuvvet arasındaki münasebet ise “birlik” değil, “ayrılık”tır. Yani meşhur olduğu üzere “Kuvvetler Ayrılığı” esası mevcuttur. Öyleyse buradaki “devletin birliği” ifadesi neyi kast ediyor? Bu ifade, aslında “Kıymetler Birliği” esasını ifade etmektedir. Zira “Kıymetler Birliği” esası olmadan, kuvvetler ayrılığı esasının uygulanması, dağılmayı ve çözülmeyi getirir.
Madde, “devletin birliği” ve “ülkenin bütünlüğünü” birlikte mevzu edindiği için “Kıymetler Birliği” şiarına atıf yapmıştır. Sanıkların bu suçu işlediklerini gösteren ciddi deliller mevcuttur.

3-3-2-7-Devlete karşı savaşa tahrik suçu

“Devlete karşı savaşa tahrik
MADDE 304. – (1) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik eden veya bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapan kişi, on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Tahrik fiilinin basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(2) Bu madde uygulamasında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliğine karşı suç işlemek üzere oluşturulmuş örgütlerin doğrudan veya dolaylı olarak desteklenmesi, hasmane hareket olarak kabul edilir.
(3) Bu maddede tanımlanan suçun işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.”

Sayın Kılıçdaroğlu’nun, dilekçemiz muhtevasında bahsi edilen; Sayın Cumhurbaşkanına ve Hükumete yönelik “Kontrollü darbe” ve “Darbe yapma” iddiası, Fethullahçı Terör Örgütünü, maddenin ikinci fıkrasında ifade edildiği üzere, dolaylı olarak desteklediğini göstermektedir. Sanıkların bu suçu işledikleri, kamu tarafından anlaşılacak açıklıktadır.

3-3-2-8-Anayasayı ihlal suçu

“Anayasayı ihlâl
MADDE 309. – (1) Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.
(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.”

Anayasa doğrudan suç tarifi ve ceza tayini yapmaz ama Türk Ceza Kanunu, “Anayasayı ihlal” suçunu bu maddeyle tanzim etmiştir. Anayasa, temel esasları tespit ve ilan ettiği için, “Anayasayı ihlal suçu”, Anayasanın muhtevasındaki tüm düzeni ortadan kaldırmak şeklinde ifade edilmiştir. Bu sebeple Anayasayı ihlal suçu, meşhur ve yaygın ismiyle DARBE SUÇUDUR.
Bu maddedeki suç tarifinde “cebir ve şiddet” unsuru var. CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu ile MKYK ve PM üyelerinin beyan ve faaliyetlerinin, “cebir ve şiddet” unsurunu taşımadığı düşünülebilir.
Oysa;
Dilekçemizin muhtelif kısımlarında izah edildiği üzere; mevcut yönetimin 20 Temmuzda darbe yaptığı iddiası aynı zamanda gayrimeşru bir yönetimin bulunduğu iddiasıdır ki, mevcut düzenden sorumlu olan Cumhurbaşkanı ve Hükumete karşı isyan çağrısıdır, bu açıdan cebir ve şiddet çağrısıdır. Cebir ve şiddet kullanmakla, cebir ve şiddet kullanma çağrısı yapmak aynıdır. Meseleye bu zaviyeden bakıldığında maddedeki “cebir ve şiddet” unsuru mevcuttur ve gerçekleşmiştir.
*
Anayasanın ilgili maddesine dayanarak 20 Temmuzda ilan edilen OLAĞANÜSTÜ HALİ, Sayın Kılıçdaroğlu’nun “darbe” olarak tavsif etmesi, Anayasayı ihlal suçunu oluşturur. Darbenin gayrimeşru olduğunu bilen ve ona karşı meşru mukavemet hakkını kullanan halka, Anayasal bir müessese olan OLAĞANÜSTÜ HAL ilanını darbe olarak sunmak, mevcut Cumhurbaşkanına ve Hükumete karşı isyan etme çağrısıdır, halkı bu istikamette tahrik etmektir.

3-3-2-9-Hükumete karşı işlenen darbe suçu

“Hükûmete karşı suç
MADDE 312. – (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.”

Önceki maddede doğrudan Anayasayı ihlal suçu var. Bu maddede doğrudan hükumete karşı darbe suçu tanzim edilmiştir.
Bu maddedeki suç tarifinde de “cebir ve şiddet” unsuru mevcuttur. Önceki maddede ve dilekçemizin toplam muhtevasında yaptığımız izahlar burada da geçerlidir ve tekrara lüzum yoktur.
*
Türkiye, darbe tecrübesi zengin bir ülkedir. Her darbeden önce, darbeyi halkın nezdinde meşrulaştırmak için bir hazırlık safhası olduğu görülmüştür. Hazırlık safhası, iki noktaya istinat eder; birincisi mevcut siyasetin, siyasetçilerin ve özellikle hükumetin meşruiyetini kaybettiği propagandası, ikincisi ise hayatın nizami altyapısını çökertecek bir kaos ortamının hazırlanmasıdır. Darbe teşebbüsü olan askerin harekete geçmesi, aslında bir teşebbüsten ziyada neticedir.
Zengin darbe tecrübesi olan Türkiye, artık darbeleri, hazırlık safhasında önlemenin tedbirlerini geliştirmek zorundadır. Hazırlık safhası olmadan darbenin gerçekleşmeyeceği fikri, 15 Temmuz darbe teşebbüsünde açıkça görülmüştür. Bu durumda, darbenin hazırlık safhasının da suç olduğu; hukuk tekniği ve kanunların lafzı ve ruhuyla meri olduğu esası dikkate alındığında açıktır.
Darbenin hazırlık safhasının yargılanmaması, darbe teşebbüsü denilen ve ordunun emir-komuta zinciriyle yaptığı 12 Eylül misali veya ordu içindeki bir cunta örgütlenmesinin harekete geçtiği 28 Şubat ve 15 Temmuz misallerinde görülen zulüm ve kıyımlara sebep olmaktadır.
Bu çerçevede olmak üzere; CHP Genel merkez teşkilatındaki yetkililerin, dilekçemizde zikredilen beyanları ve fiilleri ile darbenin hazırlık safhasını oluşturmaya çalıştıkları, bu sebeple mezkur maddedeki suçu işledikleri görülmektedir.

3-3-2-10-Türkiye Cumhuriyeti Hükumetine karşı silahlı isyan

“Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan
MADDE 313. – (1) Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı bir isyana tahrik eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyanı idare eden kişi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. İsyana katılan diğer kişilere altı yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların, Devletin savaş hâlinde olmasının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.
(4) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.”

Bir yılını doldurmayan 15 Temmuz darbe teşebbüsü hala halkın hafızasında canlı şekilde duruyor. O kadar ki, ikinci bir darbe teşebbüsü bile aylarca beklenmiş ve hala beklenmektedir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünde milletin yaşadığı ve ürettiği tecrübe, devlete yönelik gayrimeşru hamle ve hareketlere karşı, yani darbe teşebbüsünde bulunanlara ve darbe yapanlara karşı, gerekirse silahla mukavemet etmek şeklindedir.
Bu tecrübeyi üreteli bir yıl olmayan bir ülkede, Sayın Cumhurbaşkanının ve Hükumetin 20 Temmuzda darbe yaptığı ithamını sürekli bir propaganda haline getirmek, halkı hükumete karşı silahlı isyana tahrik etmektir. Bu propaganda, hiçbir silahlı isyan çağrısı yapmaksızın silahlı isyana tahrik etmenin ince hesaplanmış bir stratejisidir. Türkiye artık bu tür meseleleri görecek, fark edecek ve anlayacak tecrübeyi üretmiştir. CHP genel başkanı ile MKYK ve PM üyeleri, bu suçu, sistemli şekilde ve sürekli işlemektedir.

3-4-Terörle mücadele kanunu
Yukarıda bahsini ettiğimiz şu suçlar, Terörle Mücadele Kanunu gereği, “terör suçu” sayılmaktadır, TCK madde 302, 309, 312 ve 313… TCK’nun bu maddelerini “terör suçu” sayan Terörle Mücadele Kanunun ilgili maddesi şudur;
Terör suçları
Madde 3 – (Değişik: 29/6/2006-5532/2 md.) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır.

***
Adalet istiyoruz… Adaleti sokaklarda değil, adalet mercii olan mahkemelerde arıyoruz.
Sayın Kılıçdaroğlu başta olmak üzere, tüm CHP liler için de adalet istiyoruz. Aleyhlerine olan hükümlerin, lehlerine olan hükümlerle birlikte uygulanmasını istiyoruz, çünkü biz adalet istiyoruz. Adalet isteyen Sayın Kılıçdaroğlu ve CHP yetkilileri, önce adalete hesap vermeli, sonra da adalet taleplerini dillendirmelidir.
Sayın Kılıçdaroğlunun, adalet talebiyle, yazın ortasında yüzlerce kilometre yolu yürümesi, adaletten kaçmayacağına dair bir karine olsa gerektir. Bu sebeple Sayın Kılıçdaroğlu ve CHP yetkililerinin, milletvekilliği dokunulmazlığına iltica etmeden yargılanmayı göze alacaklarını düşünüyoruz, adalet talebinde samimi olduklarını bu şekilde ispatlayabilirler.

H.NEDENLER : Anayasa, Türk Ceza Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu
DELİLLER : Sanıkların beyanı, “adalet yürüyüşü” ila ahir
NETİCE-İ TALEP : Yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden dolayı;
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile CHP MKYK ve PM (Parti Meclisi) üyeleri hakkında soruşturma yapılmasını ve dava açılmasını, yapılacak yargılama neticesinde mezkur suçlardan tecziyelerini şikayet ve ihbar ediyorum.

MÜŞTEKİ
AV. HAKİ DEMİR

Share Button