Medeniyet Akademisi

MEDENİYET DEVLETİ ANAYASASI

MEDENİYET DEVLETİ ANAYASASI

HAKİ DEMİR

FİHRİST

Takdim 4

ANAYASA FİKRİYATI
Medeniyet telakkisi 8
Devlet tasavvuru 13
Cemiyet anlayışı 19
Şahsiyet terkibi 22
Anayasa fikriyatı 27
İnşa süreci anayasası 33
Nihai anayasa 42
Manevi mesuliyete dair endişeler 45
Tatbik edilebilirlik meselesi 49

ANAYASA TEKLİFİ
Beyanname 53

BİRİNCİ KİTAP-ŞAHSİYET
Tarif, tavsif ve hedef 57
Hakiki şahsiyet 61
Hükmi şahsiyet 66
Hak ve hürriyetler 72
Mükellefiyetler 93

İKİNCİ KİTAP-CEMİYET
Tarif, tavsif ve hedef 103
İçtimai hayat 111
İktisadi hayat 119
Siyasi hayat 124

ÜÇÜNCÜ KİTAP-DEVLET
Tarif, tavsif ve hedef 128
Meclis 136
İdare 151
İdari tasnif 151
Başkan 153
Yargı 172
Devlet kuruluşları 186
Devlet şurası 186
Yüksek seçim kurulu 190
Diyanet işleri başkanlığı 193
Maarif şurası 198

DÖRDÜNCÜ KİTAP-MEDENİYET
Tarif, tavsif ve hedef 204
Medeniyet Şurası 207
Medeniyet Müesseseleri 230
Geçici maddeler 237

TAKDİM
Anayasa teklifimiz üzerindeki çalışmalarımız devam ediyor. Bazı kaidelerin ve müesseselerin eklenmesi gerekebilir. Özet anayasa metni hazırlamak, mevcut anayasadaki birçok müessesenin anayasada tanzim edilmesi fikrinden uzak tutuyor. Bununla beraber, bazı müesseselerin eklenmesi ihtiyaç haline gelebilir, bu manada metin üzerindeki çalışmalarımız devam etmektedir.
Bir fikriyatın üretilmesi, bir müddet demlenmesi ve sıhhatinin tekrar tetkik edilmesini gerektirir. Bu manada anayasa metni üzerindeki çalışmalarımız, sıhhatini tetkik ve terkip mimarisini inşa etmek cihetiyle devam etmelidir.
Nihayet anayasa teklifimiz üzerindeki çalışmaların devam etmesinin bir sebebi de, kitap haline getirmektir. Kitap haline getirmek, her maddenin “gerekçesini” de izah etmeyi iktiza eder. Hukuk metinleri, gerekçeleriyle birlikte mer’idir, bu sebeple her maddenin gerekçesinin izahı şarttır. Bu çalışmada maddelerin gerekçeleri izah edilmiştir ama üzerinde hala çalışılması gerekmektedir.
Anayasa fikriyatının olmadığı bir ülkede anayasa teklifi hazırlamak, muhakkak ki anayasa fikriyatının telifini de gerektirir. Bu sebeple maddelerin gerekçelerinin izahı, aynı zamanda anayasa fikriyatı telifine matuftur ve şarttır. Hukuk metinleri hazırlarken gerekçe yazmak gelenektir, bizim yazacağımız gerekçe ise “madde gerekçesi” ile sınırlı olmayıp, aynı zamanda anayasa fikriyatını inşa etmeye dönük olacaktır. Bu sebeple metnin ikmal edilmiş hali, hem anayasa teklifinin hem de anayasa fikriyatının tamamlanmış haline tekabül eder.
*
Hem anayasa fikriyatına dair çalışmalarımız hem de gerekçelere dair izahlarımız, netice olarak devlet tasavvuruna dayanır. Devlet tasavvuru olmadan devletin kurucu metni olan anayasayı hazırlama teşebbüsü en hafif tabiriyle komiktir.
Anayasa fikriyatının aranacağı tefekkür havzası, devlet tasavvurudur. Devlet tasavvuru anayasa fikriyatından ibaret değildir, anayasa fikriyatı devlet tasavvurunun mevzu haritasındaki meselelerden birisidir. Devlet tasavvuru, şahsiyet ve cemiyet mevzularını ihtiva ettiği gibi, kendisi de medeniyet tasavvurunun muhtevasında yer alır. Öyleyse devlet tasavvuru, medeniyet telakkimizin mevzularından birisidir.
Külli haritayı tek şemada görmek istediğimizde aşağıdan yukarıya doğru; şahsiyet, cemiyet, devlet ve medeniyet silsilesine ulaşırız. Bu silsile, bir hat üzerindeki sıralama değil, bir sonrakinin bir öncekini kuşattığı daireler silsilesidir. Haliyle bir önceki, bir sonrakinin oluşturduğu tefekkür havzasında mayalanır.

ANAYASA FİKRİYATI

MEDENİYET TELAKKİSİ
Medeniyet telakkimiz; varlık, insan, hayat temel anlayışlarından, bunları anlama ve aralarındaki irtibatları kurmak için ihtiyaç duyulan bilgi (ve ilim) telakkisinden meydana gelir. Anahtar, bilgi telakkisidir, zira diğer tüm temel telakkilerin idrak ve izah edilmesinin vasıtası budur.
Medeniyet telakkimizi idrak, izah ve terkip etmek bilgi telakkisiyle mümkün olacağına göre, önce ilimlerin tasnifini yapmak, bu yolla bilgi haritası çıkarmak ve nihayet bir “bilgi evreni” kurmakla başlar. Muhakkak ki bilgi evrenimiz kadimde kurulmuştur, bu sebeple kadimdeki bilgi evrenini keşfetmek, ihya etmek, yeni ihtiyaçlarla birlikte gerekirse yeniden inşa etmek gerekir.
Bilgi telakkimizin inşası ile ilimlerin tasnifi birlikte yapılmalıdır. Zira birbirinin mütemmim cüzü mahiyetindedir, biri yapılmadan diğerinin yapılması ihtimali yoktur. Bu çerçevede ilimlerin tasnifinin şöyle yapılabileceği kanaatindeyiz;
Önce tasnif üstü tasnif mahiyetinde olmak üzere; “Mutlak İlim”, “Nispi İlim”, “İzafi İlim” çerçeveleri oluşturulmalıdır. Mutlak İlim; Kitap ve Sünnetten ibarettir. Nispi İlimler; Müslüman aklının (yani akl-ı selimin) Mutlak İlmin muhtevasında mahfuz olan mana ve hikmetin keşfiyle terkip ve inşa edilir. Kadimde yüzlerce sayıda nispi ilim keşif, terkip ve inşa edilmiştir. İzafi İlim; Gayrimüslim aklın (bugün için batının pozitif aklının), varlık, insan ve hayata dair kendi metotlarınca inşa ettiği “bilim”dir.
Mutlak İlim aynı zamanda “iman mevzuu”dur. Önce iman edilir, sonra keşif ve idrak edilir. Mutlak İlmin muhtevasındaki mana ve hikmetlerin usul ilimlerine riayetle (yani nizami bir keşif, idrak, tertip ve terkibi ile) Nispi İlimler kurulur. Bu sebeple Nispi İlimler; tetkik ve keşif mevzuudur. İzafi İlimler; gayrimüslim aklın bize göre usulsüz şekilde yaptığı akli faaliyetlerin neticesinde elde ettiği bilgileri tertip etmesinden ibaret olduğu için, tenkit mevzuudur.
İlim telakkimiz, Mutlak İlim ve Nispi İlim bahislerinden mürekkeptir. Bilgi evrenimizi, bu iki ilimden neşet eden bilgi telakkimiz kurar. Kadimde olduğu gibi bilgi evrenimiz kurulduktan sonra sınırlarına bilgi gümrükleri inşa edilir ve dışarıdan gelen bilgiler gümrüksüz giremez. Her gümrük kapısında bir “bilgi karantinası” kurulup, başına ehliyet ve liyakat sahibi bir alim veya mütefekkir yerleştirildikten sonradır ki, izafi ilimlerle münasebet kurulmaya başlanır. Bu durumda izafi ilimler tetkik ve tenkit ve onların içinde olması muhtemel hikmetler teşhis edilir. Teşhis edilen hikmetler, batı bilim evreninden tecrit edilir, yıkanır ve temizlenir, sebep-netice silsilesi kendi bilgi evrenimizde yeniden inşa ile iktisap edilir.
*
Mutlak ilim sabittir, bu sebeple ilimlerin tasnifi, “Nispi İlimler” sahasında yapılır. Nispi İlimler sahası dört ana mecraya ayrılmıştır; Kur’an İlimleri Mecrası, Tevhid İlimleri Mecrası, Beşeri İlimler Mecrası, Müspet İlimler Mecrası… Bu tabiri caizse yatay tasniftir. Her mecranın içinde bir de dikey tasnif vardır; tüm mecradaki bilgileri cem ve tertip edecek Terkip İlmi, tüm mecradaki bilgi sahalarını tahkik ve keşfedecek olan Tetkik İlimleri, tüm mecrada üretilen ilmi insana ve hayata tatbik edecek hale getiren Tatbik İlimleri… Yeryüzünde üretilmiş ve üretilecek tek kelimelik bir bilgi dahi bu tasnifin dışında kalmaz.
Medeniyet telakkisi ciltlerce esere sığmayacak bir mevzudur. Onlarca cilt eserle üzerinde çalıştığımız medeniyet telakkisini, eserlerimizin muhtevasını tekrar etmek yerine listesini vermekle iktifa ediyoruz.

NOT: Medeniyet telakkisine dair Fikirteknesi külliyatındaki eserler;
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
4-İslam Medeniyet Tasavvuru-4-İlimlerin tasnifi
5-Medeniyetin Göç Vakti
9-İslam Maarif Anlayışı-1-Temel Telakki
10-İslam Maarif Anlayışı-2-Ruhi-akli süreçler
11-İslam maarif anlayışı-3-Medrese telakkisi
12-İslam ve Teşkilat
13-Karz-ı Hasen Müessesesi
14-İslam Birliğinin İçtimai Altyapısı
15-Medeniyet Akademisi
16-“Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu” şerhi-1-
17-“Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu” şerhi-2
18-Matematik-1-Matematik ve varlık
19-Riyaziye-1-Yeniden Riyaziye
20-Riyaziye-2-Riyaziye ilmi
21-İslam Tarih Telakkisi
22-Akl-ı Selim Mektebi-1-Mukaddime
23-Akl-ı Selim Mektebi-2-Birinci sınıf mevzu haritası
24-Akl-ı Selim Mektebi-3-İkinci sınıf mevzu haritası
25-Akl-ı Selim Mektebi-4-Üçüncü sınıf mevzu haritası
26-Akl-ı Selim Mektebi-5-Dördüncü sınıf mevzu haritası
27-Akl-ı Selim Mektebi-6-Beşinci sınıf mevzu haritası
28-Deha mektebi-1-Mukaddime
29-Deha mektebi-2-Teşhis
30-Deha mektebi-3-Müfredat
31-Deha mektebi-4-Tedrisat
32-Deha mektebi-5-Mektebin kuruluşu
33-Enderun Mektebi-1-Mukaddime
34-Enderun Mektebi-2-Mevzu haritası
35-Enderun Mektebi-3-Müfredat haritası
36-Enderun Mektebi-4-Tedrisat haritası
37-Enderun Mektebi-5-Mektebin kurulması
38-İlimlerin kuruluş süreci
39-Medeniyet şehri-Belediyeler için yol haritası-

DEVLET TASAVVURU
İki asırdır batıda her şeyin olduğuna, üstelik en doğru, en iyi, en güzelinin bulunduğuna inanan insanların kültürel hakimiyeti altında yaşıyoruz. Cumhuriyet döneminde kültürel hakimiyet aynı zamanda siyasi hakimiyetini de kurdu. Her şeyin batıda olduğu inancı, sadece tercüme etmeyi kafi hale getirdi. Aydın olmak ise batıyı bu topraklara nakletme maharetinin adı oldu. Batılı istihbarat örgütlerinin parayla gücünün yetmeyeceği sayıda “fikir ajanı” bu ülkede gönüllü olarak ve inançla çalışmaya başladı.
Bir meselenin fikriyatı üretilmemişse onun tatbikatı ancak nakil, tercüme, kopya yoluyla olur. Kopyacıların profesör unvanı taşıdığı bir ülkede, fikriyattan bahsetmek ne mümkün… Batıda her şeyin hazır olduğu ve sadece yabancı dil bilmenin ve tercüme yapmanın kafi sayıldığı bir ülkede, fikir, ilim, sanat olmadığı gibi devlet de yoktur. Tercüme meselesinin tefekkürü öldürdüğünü hala anlamayan bir ülkede yaşıyoruz.
*
Anayasa meselesini tartışıyor ülke ama devlet meselesini tartışmıyor. Devlet tasavvuru olmadan anayasa fikriyatının olmayacağı anlaşılmıyor. Bu ülkede her mesele, fikirden ve fikriyattan bağımsız şekilde tartışılıyor. Yani fikre ihtiyaç duyulmuyor ama fikir mevzuları tartışılıyor, çok ilginç…
“Nasıl bir devlet?” sorusu sorulmadan “nasıl bir anayasa?” sorusu soruluyor. “Nasıl bir devlet?” sorusu sorulmadığı için anayasa tartışması, mevcut anayasanın maddelerindeki birtakım değişikliklerden ibaret kalıyor, “o madde şöyle mi olsun yoksa böyle mi olsun?” Tamam da o madde neden olsun ki?
*
Devlet nedir, nasıl bir teşkilattır, mevzu haritasının tabii ve zaruri kısmı neresidir, iradi ve rızai bölge nereye düşer? Mevzu haritasındaki zaruret bölgesi kutsiyet ifade eder mi, etmezse kıymet derecesi nedir, hangi mikyas ile ölçülür? Zaruri bölge ile iradi bölge arasındaki sınır nasıl çizilir, bu sınır belirsizleşir veya aşılırsa ortaya çıkan tahrifatın çapı nedir?
Devlet hukukun kaynağı mıdır, hukuk devletin kaynağı mıdır? Devlet hukukun kaynağı haline getirilirse kutsanmasının önüne geçilebilir mi? Devlet hukukun kaynağı ise “hukuk devleti” veya “hukukun üstünlüğü” sağlanabilir mi? Devlet hukukun kaynağı ise hukuktan daha kıymetli hale gelmez mi, bu ihtimalde devleti hukukun üstüne çıkarmış olmaz mıyız? Devlet hukukun üstündeyse, “hukukun üstünlüğü” masalını neden tekrar edip duruyoruz?
*
Devlet ile halk arasındaki sınır neresidir, aralarındaki irtibat ve münasebet haritası nedir? Devletin mi bir halkı var, halkın mı bir devleti var? Temsiliyet meselesini nasıl izah etmeliyiz; hukuki, siyasi, idari altyapılarını ve müesseselerini nasıl kurmalıyız? Üç-beş yılda yapılan seçim, temsiliyet meselesini halleder mi, dört yılda bir devletin halka tabi kılınması ama geri kalan zaman diliminde halkın devlete tabi kılınması doğru mudur?
Devlet mi kıymetlidir yoksa halk mı kıymetlidir? Zaruret sınırına vardığımızda hangisini diğerine tercih etmeliyiz? Cumhuriyet döneminde sürekli devlete yatırım yapıldı, çünkü devlet milletten daha kıymetliydi. Böyle mi devam edecek, milleti devlete tercih etmeyecek miyiz? Kadimden beri millet yaşamaya devam ediyor ama birçok devlet yıkıldı ve yerine birçok devlet kuruldu. Tarihten tecrübe üretmeyeceksek ne diye okuyoruz?
*
Şahsiyet, meselenin neresinde? Bir şahsiyet tarifi ve terkibi olmalı mıdır? Yoksa her insan hiçbir şahsiyet tarif ve terkibine sahip olmadan yaşamalı mıdır? Şahsiyet, cemiyet, devlet, medeniyet silsilesi gibi bir mevzumuz, mevzu haritamız var mı? Bütün bunlar yoksa mesele sadece devlet ve iktidardan ibaret hale gelmez mi?
*
Bütün bu sorular ve daha binlercesi sorulmalıdır. Binlerce soruya cevap aramak ise ancak bir dünya görüşü, yani şahsiyet, cemiyet, devlet ve medeniyet mevzularını ihtiva eden bir mefkure ister. Zihni çalkantılarını fikir zannedenlerin devasa bir mefkure telif etmesi beklenmez. Kaldı ki bu çapta bir mefkure, deha bile olsa birkaç insanın zihni evrenine sığmaz, yani birkaç insan tarafından telif edilemez. Bu sebepledir ki bir tefekkür karargahına ihtiyacımız var, yani bir Medeniyet Şurasına…
Medeniyet Akademisinin anayasa teklifi, mevcut anayasadan ve dünyadaki mer’i anayasalardan farklı olarak üç kuvvet değil, dört kuvvet ihtiva eder. Anayasa teklifimiz muhteva olarak baştan sona farklıdır, bununla birlikte mevcut anayasalarda devleti inşa eden üç temel kuvvetten ibaret olmadığı, dördüncü kuvvetin de bulunduğu çok temel bir farklılığa sahiptir. Farklı olan dördüncü kuvvet Medeniyet Şurasıdır, yani ülkenin ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür karargahı…
Burada devlet tasavvurunu kısaca anlatmak ne mümkün… Sınırlı sayıda soruyla meselenin ehemmiyetine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Aşağıda devlet tasavvurumuza dair eserlerin isimleri var, onları tekrar etmektense listesini sunmak daha uygun olur zannındayız.
NOT: Devlet tasavvuruna dair Fikirteknesi külliyatındaki eserler;
1-Hilafet, Dört Halife ve Devlet İdaresi
2-Enderun Mektebi-1-Mukaddime
3-Enderun Mektebi-2-Mevzu haritası
4-Enderun Mektebi-3-Müfredat haritası
5-Enderun Mektebi-4-Tedrisat haritası
6-Enderun Mektebi-5-Mektebin kurulması
7-Dünya Devleti-1-Stratejik Düşünce
8-Dünya Devleti-2-İrade ve inisiyatif
9-Devlet tasavvurumuz-1-Umumi Çerçeve
10-Devlet tasavvurumuz-2-Nakibü’l Eşraf Teşkilatı
11-Devlet tasavvurumuz-3-Medeniyet Şurası
12-Devlet tasavvurumuz-4-Kaza Teşkilatı
13-Devlet tasavvurumuz-5-Hükümet

CEMİYET ANLAYIŞI
Nedense bu ülkede cemiyete dair hiçbir şey söylememek esas olmuştur. Herkes devleti konuşur, devlet hakkında fikri olduğu zannıyla tartışır ama cemiyetin başlığı bile yoktur. İçtimai hadiselerin her biri tek tek gündeme gelir, özellikle de marazlar, suçlar, kusurlar her gün gazetelerin manşetlerinde sergilenir. Buna rağmen mevzuun üst başlığı olan cemiyet anlayışı, bir tefekkür meselesi ve sahası haline gelmez.
Nasıl bir cemiyet ve hayat anlayışımız olduğunu bilmeyiz hatta bilmek de istemeyiz. İçtimai hadiseleri ukala ukala konuşanlar, üst başlıktan habersizler. Cemiyet ve hayat anlayışınız yoksa herhangi bir içtimai maraza dair çözüm teklifinizin olması mümkün değil ki…
*
Cemiyet ve hayat anlayışımız yoksa şahsiyet ve devlet ile ilgili fikriyatımız olamaz. Devlet, cemiyetin tabii teşkilatlılık halidir ve cemiyetten ayrı bir bünyeye sahip değildir. Cemiyet anlayışımız yoksa devlet tasavvurumuzun olması mümkün değildir. Bu ihtimalde tüm dikkatimizi devlete veririz ve cemiyetin üzerinde ceberrut bir kuvvet ve iktidar kurmuş oluruz. Cumhuriyet dönemi devleti de tam olarak budur.
*
Cemiyet anlayışımız yoksa şahsiyet terkibimiz olmaz. Cemiyet şahsiyetlerin inşa ettiği içtimai bünyedir. Cemiyet anlayışımız olmadığında, cemiyeti inşa ve teşkil eden fertlere bir şahsiyet teklifimiz olamaz. Fertler kendi hallerine bırakılmışsa, liberalizasyon hat safhaya (bugün olduğu gibi) ulaşmışsa ortaya cemiyet çıkmaz, ancak bir kalabalık oluşur.
Cemiyet değil de bir kalabalıktan bahsediyorsak, hayatın nizamını temin, tesis ve muhafaza etmek devletin çıplak gücüne kalır. Devlet çıplak güç haline geldiği andan itibaren ne şahsiyet kalır, ne cemiyet kalır, ne de medeniyet…
Cemiyet hangi işlerini devlete devretmek zorundadır, hangi işlerini devlete devretmeye rıza göstermelidir, hangi işlerini kendinde muhafaza etmelidir. Cemiyet anlayışımız olmadan devlet ile cemiyet arasındaki irtibat ve münasebet haritasını çizemeyeceğimiz için, ceberrut devlet kaçınılmaz ihtimal haline gelir.

NOT: Cemiyet anlayışına dair Fikirteknesi külliyatındaki eserler;
1-İnsan Ahlak Hukuk
2-İslam’ın Hayat Anlayışı
3-İnsan Tabiat Haritası
4-Ruhiyat
5-Değişim Süreçlerinin Tabiatı
6-Değişim Devrim ve Sosyal Hareketler
7-İslam Birliğinin İçtimai Altyapısı

ŞAHSİYET TERKİBİ
Meselenin bidayeti ferttir, öyleyse fikrin bidayeti şahsiyettir. İnsan önce ferd şubesiyle insandır, insanı önce ferdiyeti ifade ve temsil eder.
Şahsiyet tarifi yapmayan, bir şahsiyet terkibi teklif etmeyen hiçbir bakış ve anlayış; cemiyet, devlet ve medeniyet hakkında hiçbir şey söyleyemez. Bu meselelerde söylenen her şey muallakta kalır ve bir anlam ifade etmez. Şahsiyetin olmadığı veya şahsiyetten bahsedilmediği bir hayatta her şey keşmekeş içindedir.
Şahsiyet; cemiyet, devlet ve medeniyetin kurucu unsurudur. Şahsiyet yoksa cemiyet kuru kalabalık ve devlet çıplak kuvvet haline gelir ki medeniyetten bahsetmek ise ütopyadır.
Şahsiyet, her fikriyatın ilk imtihan mevzuu ve sahasıdır. Bir fikriyat, şahsiyet terkip ve teklifinde bulunamazsa, ondan sonraki hiçbir mevzua geçemez, geçmemelidir. Şahsiyet mevzuunu atlayıp cemiyet mevzuuna giren bir fikriyat, hile yapmıştır. Şahsiyet meselesini atlayıp devletten bahsedenler ise meselenin mevzu haritasına bile sahip olmayan sığ idraklilerdir. Bir de şahsiyet, cemiyet ve devlet mevzularına dair hiçbir şey söylemeden medeniyetten bahsedenler var ki, yaptıkları tam manasıyla fikri sahtekarlıktır.
*
Şahsiyet meselesinin izahı, öncelikle bir insan ve hayat telakkisine ihtiyaç duyar. Şahsiyet, insan telakkisinin ferdi şubesindeki tezahürüdür. Ferd, kendi haline bırakılacaksa, bugünkü liberalizasyonun neticesi olarak her ferd bağımsız hale gelecekse, fertler arası irtibat ve münasebet haritası çıkarılamayacağı için, bırakın cemiyeti, en küçük içtimai müessese olan aile bile izah ve inşa edilemez. Aile müessesesini bile izah ve inşa edemediğimiz ihtimalde cemiyet, devlet ve medeniyet gibi mevzularımız olduğu iddiası komik değil midir?
Şahsiyet; insanın fikirle münasebet kurmuş halidir. Bir dünya görüşünün kendini insana teklif etmesinin akabinde yapacağı ilk iş, onda şahsiyet inşa etmektir. Bir dünya görüşünü kabul eden ama onun şahsiyetini kuşanmayan bir insan, o dünya görüşü ile münasebetini teğet seviyesinde tutmuş demektir. Bir dünya görüşü, fertte şahsiyet inşa edememişse, kalabalıkları cemiyet haline getiremez, ceberrut devleti medeniyet devletine dönüştüremez.
Fertte imtihanı kaybeden dünya görüşü, ileriki merhalelere geçemez. Bir dünya görüşünü kabul etmesine rağmen onun şahsiyetini kuşanamayan bir ferd, kendinden başka bir meseleyle meşgul olamaz. Birinci sınıfın imtihanlarını veremeyeni, ikinci sınıfın imtihanına sokmazlar.
Fertler arasındaki gelişigüzel münasebetlerden cemiyet çıkmaz. Cemiyet; fertlerin şahsiyet kazanmasıyla inşa yoluna girmiş olur. Şahsiyet, aynı zamanda fertlerin içtimai sahadaki müşterek ahlak ve anlayışını ihtiva eder. Özellikle ahlak, fertlerin tabi olduğu içtimai müşterek sahanın kıymetler manzumesidir. Müşterek kıymetler manzumesi olmadığı takdirde şahsiyet meydana gelmeyeceği gibi fertler arasındaki münasebetler menfaatten öteye geçemez. Münasebet sebebi ve ihtiyacı menfaat olan fertlerin toplamından ancak kalabalık meydana gelir, cemiyet değil… Menfaatlerden müteşekkil müşterek saha ise kaçınılmaz olarak çatışmacıdır, buna rıza gösterenler Marks’ın sınıf çatışmasını kabul etmiştir.
*
Şahsiyet, cemiyet, devlet ve medeniyet mevzularında derli toplu bir fikriyat telif etmenin ne kadar zor bir iş olduğu malum… Bu çapta bir fikriyat üretmek, zaten bir veya birkaç kişinin altından kalkacağı bir iş de değil. Fakat bu mevzularda tezatsız bir dünya görüşü telifi zarurettir.
Meselenin giriftleştiği ve düğümlendiği nokta burası; hem zaruret hem de zor… Bu sebepledir ki hem anayasa çalışmasında hem de sair fikri çalışmalarda mütemadiyen Medeniyet Şurası (veya akademisi) meselesini gündeme getirmeye ve üzerinde tetkik ve telif faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyoruz. Kimsenin tek başına yapamayacağı işi, bizim yaptığımız iddiasında bulunacak kadar ahmak değiliz. Bir tefekkür karargahına ihtiyacımız var ve bu ihtiyacın acilen anlaşılması lazım.

NOT: Şahsiyet terkibine dair Fikirteknesi külliyatındaki eserler;
1-İnsan Zihninin Ana Haritası
2-İnsandaki İnkişaf Seyri
3-İnsanın Keşfi
4-Muhteşem Terkip, İnsan
5-Akl-ı Selimin Farkı
6-Akıl Nedir?
7-Aklın Teşekkül Süreci
8-Akıl İnşası-1-Nazariyat
9-Akıl İnşası-2-Tatbikat
10-Güçlü Akıl
11-Reşit Akıl
12-Aklın Sınırları
13-Şahsiyet
14-Şahsiyet Olamamış Kişilik Tipleri
15-Zeka Şahsiyet Hayat
16-Dirayet Mukavemet Hayat
17-Dirayet ve Mukavemetin Ruhi Kaynakları
18-Müslüman şahsiyetin yeniden inşası
19-İnsan Tabiat Haritası
20-Ruhiyat
21-Akl-ı Selimin teşekkülü
22-Çocuklarda Akıl İnşası
23-Çocuklarda Duygu Eğitimi
24-Kişilik ve hayat tarzı

ANAYASA FİKRİYATI
Anayasanın Osmanlıdaki adı, “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”dur ve doğru isimlendirme budur. Osmanlı, çökerken dahi yaptığı anayasayla göstermiştir ki şimdiki halimize nispetle daha derin bir idrak sahibidir, bu sebeple isimlendirme meselesini daha isabetli yapmıştır. Modern dünyada anayasa ise temel hukuk kaynağıdır, üstelik kendisi siyasi belge (metin) olmasına rağmen…
Meselenin özü burası… Modern dünyada anayasa, siyasi metindir. Çünkü anayasayı siyaset yapar, hukuk değil… Ne var ki siyasi metin, tüm hukukun kaynağı veya hiçbir kanunun kendisine aykırı olmaması gereken nihai belge haline getirilmiştir. Hukukun kaynağının siyaset olması ise batının “gelişmeci tarihinin” kaçınılmaz neticesidir. Gelişmeci tarihin felsefi arkaplanı ise malum olduğu üzere evrimdir. Evrim yoluyla hayvandan insana doğru işleyen bir sürecin olduğuna inanan materyalist felsefe, diğer felsefi ekollere galip gelmiş ve bugünün modern batı dünyasını doğurmuştur.
Hayvandan gelenlerin(!) hukuku olmaz, onlar için kaçınılmaz olarak nazari üretimlerin kaynağı kaotik akıştan ibaret olan felsefe, hayatın kaynağı ise çatışmanın denge arayışı olan siyasettir. İnşai muvazene başka bir şeydir, çatışmanın zarureten kuvvet dengesine ulaşması başka bir şey… İnşai muvazene, kaynağına iman edilen hukuk ve ahlak manzumesi ile kabildir, çatışmacı denge ise çıplak güçle ilgilidir ve tam olarak hayvani bir akış süreci ve neticesidir.
Batının anayasaya yüklediği anlam, çatışmanın ulaştığı son denge halinin metni olmasıdır. Denge, küçük veya büyük çapta yeniden bozulana kadar anayasa muhafaza edilir, bozulduğunda veya asırlık tecrübelerle artık bozulacağı öngörüldüğü anda değiştirilir. Bu manada bağlı olduğu herhangi bir metin veya muvazene yani bir “kıymet” yoktur. İkinci dünya savaşından sonra belli bir istikrar kazanmış olması, kadimden beri öyle olduğu vehmini doğurmaktadır. Oysa daha yetmiş yıl önce bambaşka bir batı dünyası vardı, takriben seksen milyon insana malolan bir büyük çaplı dengesizlik hali olan ikinci cihan harbini yaşadı. Uzak olmayan bir gelecekte yine büyük çaplı dengesizliklerin yaşanacağı ise unutulmamalıdır.
*
Bizde hukukun kaynağı siyaset değildir, siyasetin de hukukun da kaynağı İslam’dır. Kaldı ki İslam; insan ve hayatı izah ve tanzim etmek için önce hukuk, ahlak ve edep manzumesini vazetmiş, sonra bunların içinde olmak şartıyla siyaset, iktisat, idare gibi sair hayat alanlarını tertip ve tanzim etmiştir. Bu silsile takip edildiğinde siyasetin kaynağı hukuktur (fıkıhtır), hukuk yoluyla İslam’a ulaşır. Bu sebepledir ki anayasa hukuk kaynağı değil, Osmanlının isabetli tespitiyle “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”dur. Yani hukuka ait kanunlardan birisidir ve devlet teşkilatını tanzim eder.
Devlet en büyük teşkilat olduğu için, onun teşkilat kanunu mühimdir, doğru telif ve tanzim edilmelidir. Devlet teşkilat kanununda isabet edemeyen hukuk, çatı teşkilat mahiyetindeki devletin her teşkilata bir şekilde tesir edeceği için, hiçbir teşkilatın kanununu doğru hazırlayamaz, hazırlamış olsa bile tatbikatta doğru neticeler alamaz. Kaldı ki mesele sadece resmi ve hususi teşkilatlardan ibaret olmayıp, ferdi ve içtimai tüm oluş süreçlerine tesir edeceği için hayati ehemmiyettedir.
Bizim kaynağına iman ettiğimiz bir hukuk manzumemiz var, bu sebeple bizde muvazene, hukuk ve ahlakın tatbikatı manasında inşaidir. İnşai olması, iradi olmasıdır. Batının denge arayışında olduğu gibi çıplak güce dayalı çatışmacı sürecin zaruri neticesi değildir.
*
Anayasa, devlet tasavvurunun (fikriyatının) özetidir. Devlet fikriyatı, muhtevasında şahsiyet ve cemiyet tasavvurunu da taşır. Nihayetinde devlet, şahsiyet ve cemiyet ile medeniyet arasındaki taşıyıcı kolondur, bu sebeple anayasa medeniyet ufkunu da işaretlemek durumundadır. Öyleyse anayasa, bugünkü anayasa tertip ve tedvininin aksine, “şahsiyet”, “cemiyet”, “devlet” ve “medeniyet” mevzularını ihtiva eden ana tasnife tabidir.
Türkiye’deki mevcut anayasa, bu tasnifi bilmez, bu tasnifin ana mevzularını tanımaz ve bu mevzulara dair hiçbir fikir alameti taşımaz. Cumhuriyet dönemi anayasalarının tamamı, ülkeye hakim bir avuç güç sahibi fikirsizin, ülkeyi işgal altında tutmak için hazırladığı berbat siyasi metinlerden ibarettir. Anayasa çalışmalarında mevcut anayasayı emsal almak, onun mevzu tertibini kabul etmek, sadece bazı maddelerindeki yetkileri azaltıp artırmak gibi ucubeliklere girmek, derin idraksizliğin ve fikirsizliğin kaçınılmaz neticesidir.
*
Anayasa, özü itibariyle “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” olduğu için, uzun ve teferruatlı değil, aksine kısa ama hınca hınç mefkure dolu olmalıdır. Anayasaların teferruatlı ve uzun olması, hayatın ve devletin inkişafına manidir. Bu esasa riayet ettiğimiz için hazırladığımız anayasa, muhteva cihetiyle zengin, kelam cihetiyle kısadır.
Anayasa, ihtilafların halledileceği nihai metin değildir. Nihai metin, medeniyetimizin kadim müktesebatıdır, onu temsil eden ise Medeniyet Şurasıdır. Anayasa, kadim müktesebatın ruhunun; şahsiyet, cemiyet, devlet ve medeniyet merkezlerindeki özet hak, vazife ve mesuliyet haritasından ibarettir.
*
Müslümanların anayasa yapma gücünü eline geçirdiği bugün, hala mevcut anayasadaki tertibe bağlı şekilde düşünmeleri, devlet tasavvuru olmadığındandır. Devlet tasavvuru olmayan seviyesizlerin anayasa çalışması yapması; insan telakkisi olmayanların, batının “gelişmiş hayvan” telakkisi üzerine bina edilen eğitim-öğretim (talim ve terbiye değil) sistemini ve müfredatını aynen almasına benzer. Hayvanlar için geliştirilen eğitim-öğretim sistemini insanlara tatbik etmek, neticesi Hz. İnsan olan talim ve terbiye değil tam aksine insanı hayvanlaştıran bir projedir.
İnsana, insanın şahsiyet (ferd) ve cemiyet şubelerine, insanın en hacimli teşkilat misali olan devlete ve nihayet insanın dünyayı imar etme vazifesinin (hilafetin) en hacimli ifadesi olan medeniyete dair tek cilt eseri olmayan kişilere anayasa hazırlatma çabası, onların da tüm hayasız ve haddini bilmez tavrıyla bu işi yapacağını düşünmesi, ülkenin hem idrak hem de ahlak zafiyetini gösteriyor. Tıp tahsili ve tecrübesi olmayan birinin, bir ameliyatı izleyerek cerrahi müdahalede bulunma teşebbüsündeki cahillik ve ahlaksızlıktan başka bir mana ifade etmeyen ülkenin bugünkü manzarasının en hafif zararı, tarihi fırsatın kaçırılmasıdır.

İNŞA SÜRECİ ANAYASASI
Bu anayasa, inşa (geçiş) süreci anayasasıdır. Sadece Cumhuriyet dönemindeki tahrifat bile çok ağırdır. Mevcut hal ile arzu edilen hal arasındaki uçurum çok derindir. Osmanlının son asrı da dahil olmak üzere iki yüz yıllık tahrifat, yozlaşma, yabancılaşma dikkate alındığında, geçiş sürecine ihtiyacımız olduğu açıktır. Geçiş sürecini kısa sürede kılıçla halletmek isteyenlerin olduğu meçhul değil ama meselenin o kadar basit olmadığı da sır değil. Geçiş dönemini inşa süreci olarak düşünmek, Müslüman şahsiyet, Müslüman cemiyet ve nihayet İslam devleti menzillerine doğru bir güzergah haritası çizmek makul görünüyor. Bu sebeple elinizdeki anayasa tasavvuru, nihai anayasa değil, inşa süreci anayasasıdır.
Bu anayasa, nihai anayasa kabul edilerek okunursa meselenin yanlış anlaşılması kaçınılmazdır. İnşa süreci anayasası ve nihai anayasa tasnifinin yapılması fikrine karşı çıkmak ve bu fikri tenkit etmek başka bir şeydir, inşa süreci anayasasını nihai anayasa olarak tenkit etmek başka şey… Anayasa teklifimiz okunurken bu hususa dikkat edilmesi gerekir.
*
İnşa süreci anayasası, tabiatı itibariyle istikrarlı şekilde muhafaza edilmesi gereken teşkilat ve müessese haritasını ihtiva etmez. Şahsiyet, cemiyet ve devleti, mevcut halden alıp nihai anayasaya (devlete) taşıyacak bir muharrek ve muharrik metin ve teşkilat anayasasına ihtiyacımız var. Bu nokta çok mühim ve çok da çetin bir meseleye tekabül eder. Anayasanın hem kendisinin hareketli (muharrek) olması hem de cemiyet ve devleti harekete geçirici mahiyet taşıması fevkalade zordur. Bu mesele ilk bakışta belli sürelerle anayasanın değiştirilmesi gerektiği şeklinde anlaşılır, böyle bir ihtimal ise anayasa fikriyatına aykırıdır. Zira anayasanın en azından çerçevesi istikrarlı olmadığı takdirde devlet ve cemiyette istikrar olmaz, bu ihtimal ise inkişaf ve terakkiye mani olur. Bu problemin uygun şekilde çözülmesi lüzumu açıktır.
İnkişaf ve istikrar yer yer birbiriyle tenakuz teşkil eder. Meselenin girift ve çetin noktalarından birisi burasıdır, hem istikrarın hem de inkişafın temin edilmesi gerekir. İnkişaf ile istikrarı birlikte sürdürmek, ancak ikisinin terkibi ile kabildir. Bu ikisinin terkibi ise, “inkişafın istikrarı” şeklinde düşünülebilir.
İnşa süreci anayasası, inkişafta istikrar veya istikrarlı inkişaf terkibini gerçekleştirmelidir. Bu terkibin temelde iki şartı var; birincisi anayasayı hukuk kaynağı olmaktan çıkarmak, ikincisi ise istikrarlı inkişaf sürecini yürütecek veya inkişafın istikrarını temin edecek bir “Medeniyet Şurası”dır.
*
Medeniyet Şurası, ülkenin ilim, irfan, hikmet, sanat ve fikir adamlarını bünyesinde toplayan bir tefekkür karargahıdır. Medeniyet Şurası, eser ve fikir sahibi insanları cemiyet ve devlet hayatına müessir bir mevkie yerleştirir. Tefekkürle meşgul olan insanların cemiyet ve devlet hayatına müdahil ve müessir olması için siyasete girmek zorunda kalması tam bir felaketle neticeleniyor. Siyasetin altyapısı en uygun şartlara kavuşturulsa bile iktidar gibi baş döndürücü bir etkisinin olması, ayrıca faaliyet yoğunluğunun fazlalığı tefekkürü öldüren bir tesir icra ediyor. Müelliflerin siyasete girmemesi halinde ise hayat, cemiyet ve devlet, tefekkürden uzaklaşıyor. Bu çok ciddi ve marazi bir mesele, muhakkak ki mahiyetine uygun bir tanzimle halledilmesi gerekiyor. Medeniyet Şurası, eser sahiplerini bünyesinde toplamak, telif rüştünü ispat edenlerin maişetini temin etmek, içtimai ve siyasi hayatta müessiriyetini sağlamak için kurulması elzem bir müessesedir.
Bir mevzuun fikriyatı telif edilmeden ilmi tesis edilemez. Fikri ve ilmi olmayan bir mevzuun tatbikatını yapmak, en iyimser ihtimalle dünyadaki mevcut şablonların kopyalanmasıyla mümkün olur. Batının bilgi ve zihin işgalinin bir yolu da budur, her şeyin kendinde mevcut ve mütekamil olduğu vehmini dünyaya yaymak ve dünyanın da aynı vehmi hakikat kabul ederek oradan beslenmek şeklindeki deveranı… Oysa idrak ve izah etmediğimiz hiçbir şeyi yapmamamız, tatbik etmememiz gerekiyor. Kendi kaynaklarımızdan (kadim müktesebatımızdan) varlık ve vakıaların yeni tezahürlerini idrak ve izah etmeli, yeni tatbikat çerçeveleri oluşturmalı, kendi hayatımızı kendimiz inşa etmeliyiz. Bunun en uygun yolu, medeniyet şurası olsa gerek…
*
Medeniyet Şurası, bir taraftan cemiyetin ahlaki altyapısını inşa etmek, içtimai hayatın seviyesini yükseltecek tedbirleri almak ve medeniyet müesseselerini takip etmek, diğer taraftan devlet tasavvurunun inkişafını temin ve hukukunu inşa edecek fikriyatı üretmekle mesuldür. Bunları medeniyet tasavvuruna ayarlı şekilde yapacağı için, ferd, cemiyet ve devleti medeniyet ufkuna doğru taşır.
*
Medeniyet Şurası, kendi dünya görüşümüzü, onun çatısı olan medeniyet tasavvurumuzu, o çatının altında bulunan şahsiyet, cemiyet ve devlet fikriyatını üretecektir. Keza ürettiklerini tatbik edecek, tatbikatı mevcut hayat altyapısını dikkate alarak bir inkişaf güzergahına sevk edecektir. Bu manada Medeniyet Şurası, fikri ve fiili sahadaki inkişaf ve terakkiyi sevk ve idare edecek bir tefekkür karargahı mahiyet ve kıymetinde olmalıdır. Bunları yapabilmesi için gereken itibar ve müessiriyet sağlanmalıdır.
Medeniyet Şurasının itibar ve müessiriyeti, esasen cemiyet ve devletin ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekküre verdiği kıymetle mümkündür. Ne var ki bugünden bakılınca yakın gelecekte bunun gerçekleşme imkanı görülmemektedir. Bu sebeple Medeniyet Şurasını, başlangıç itibariyle “Anayasal Müessese” halinde tanzim ve inşa etme ihtiyacı hasıl olmuştur. Anayasal Müessese halinde inşa edilmesi, başlangıçta itibar ve müessiriyetini temin etse de, nihayetinde şuranın kendi itibar ve müessiriyetini kazanması gerekmektedir. Bu sebeple Medeniyet Şurası anayasada yer alsa da, azalarının ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür yoluyla muteber ve müessir olması, itibar ve müessiriyetini bu şekilde kazanması şarttır. Sadece anayasadan aldıkları salahiyete yaslanmak, halkın nezdinde itibarını kazanmak için kafi olmayacağı gibi, kısa süre sonra laçkalaşmasına de sebep olur.
*
Tefekkürün tedavülü paranın tedavülünden çok kıymetlidir, bir ülkede paranın tedavül hızı, tefekkürün tedavül hızını yüzlerce kat aşmışsa, o ülke Roma İmparatorluğunun refahına sahip olabileceği gibi onun sefahat ve ahlaksızlığına da mahkum hale gelir.
Türkiye’deki temel meselelerden birisi, tefekkürün tedavül imkanı bulamamasıdır. Bunun temel sebepleri; tefekkür karargahının olmaması, tefekkür mecralarının açılmaması, tefekkürün muharrik kuvvetinin bulunmaması ve tefekkürün itibar kaynağı olarak kabul edilmemesi yani muteber kılınmamasıdır.
Medeniyet Şurası, öncelikle ilim, irfan, hikmet ve tefekkürün hem karargahı olmak hem de tedavülünü temin etmek bakımından hayati bir müessesedir.
Medeniyet Şurası’nın kurulması için muhakkak ki anayasanın beklenmesi gerekmez, yeni anayasanın yapılmasının uzaması veya aksaması ihtimalinde; ilim, irfan, hikmet ve tefekkürün temerküz ve tedavülünün gerçekleştirilmesi için içtimai müesseseleşmeye gidilebilir.
*
Türkiye’de devletin ve milletin mefkuresi (hedefi) yoktur, bu temel meselelerden birisidir. Hedef olmadığında hareket, hareket olmadığında inkişaf olmaz.
Medeniyet Şurası, idealleri tespit edecek, milleti ve devleti o ideallere sevk edecek, bunun için önce tefekkürü harekete geçirecek bir müessesedir. İsmi her ne olursa olsun, ülkeyi yola çıkaracak muharrik kuvvet olarak elzemdir.
Bu şartlarda yapılabilecek anayasa, bizim için nihai anayasa olmayacaktır. Geçiş sürecindeki ihtiyaçları karşılayacak, inşa sürecini başlatacak, inkişafı mümkün kılacak bir tefekkür karargahına ihtiyaç var.
Medeniyet Şurası, ismiyle birlikte güçlü bir meşruiyet kaynağı haline getirilebilir, inşa sürecini başlatıp muhtevasını tespit ve tayin edebilir, böylece geçiş sürecini hızlandırabilir. Muhtevayı üretecek ve geliştirecek bir müessese olmadığı takdirde anayasa veya kanunlar şekli kaidelerden ibaret hale gelir, bu ihtimalde inşa ve inkişaf süreçleri akamete uğrar.
*
Şahsiyet, cemiyet ve devletin ufku medeniyettir. Bu mealde devletin ufku, “Medeniyet Devleti” olmaktır. İnşa süreci anayasası, medeniyet ufkuna doğru kesintisiz bir inkişafi akışı zaruri kılar. Bu zaruret, bir Medeniyet Şurası ile yerine getirilir.
Devletin tüm salahiyetleri kendinde cem etmesi, kendini nihai maksat ve menzil olarak görmesine sebep olur. Bu ihtimal vaki olduğunda, kaçınılmaz olarak devlet ceberrut bir kuvvet haline gelir. Tiran, diktatör, zalim gibi mefhumlar nedense hep şahıslar için kullanılır, oysa modern devletlerin bünyesi zaten teşkilatlı tirandır, teşkilatlı diktatörlüktür, teşkilatlı zulümdür. Şahıslar kadar devleti de bir medeniyet mefkuresine raptedecek, ona nispetle murakabe edecek ve ona doğru sevk edecek bir Medeniyet Şurası ihtiyacı artık fark edilmelidir.

NİHAİ ANAYASA
Şahsiyet, cemiyet, devlet ve medeniyet tasavvurumuzun mütekamil şekilde oluştuğu, keza bunların tatbikatta belli bir seviyeye kadar inkişafını gerçekleştirdiği menzilde nihai anayasaya ihtiyacımız zuhur eder. Özet olarak fikri ve fiili inkişafın muayyen bir seviyeye kadar ulaşması halinde nihai anayasaya geçiş mümkündür.
Bugün itibariyle nihai anayasanın şart olduğunu, geçici anayasaya ihtiyaç olmadığını düşünenler, ülkenin geçici anayasayı bile hazırlayacak devlet ve medeniyet tasavvurundan mahrum olduğunu, seviyesinin oralara kadar ulaşmadığını hatırlasınlar. Nihai anayasanın tatbikat şartlarının olup olmadığı bir tarafa, onu hazırlayacak idrak ve inşa seviyesine ve maharetine malik olmayan bir ülkede yaşadığımız unutulmamalı. Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü nihai anayasa bir tarafa, inşa süreci anayasası bile hazırlanamadı. Müslüman müellifler, fikir piyasasına ciddiye alınacak ve üzerinde müzakere ve münazara yapılabilecek bir anayasa metni hazırlayamadılar. Hazırlamadılar değil, hazırlayamadılar. Neden? Çünkü bu kadar mühim bir meseleyi ihmal etmeleri beklenmez, hazırlayacak idrak seviyesinde olsalardı, hazırlarlardı. Müslümanlar da siyaset çevrelerinin veya siyasetçilerin çevrelerindekilerin, mevcut anayasa üzerindeki bazı maddelerin değiştirilmesinden ibaret taslaklarla meşgul olmazdı.
İnşa süreci anayasası hazırlanırsa, anayasa fikriyatının bidayetini oluşturur ve tefekkür faaliyeti oradan başlar. Böylece nihai anayasaya doğru bir fikri hareketlilik başlar. İnşa süreci anayasası, nihai anayasa mahiyetinde olmadığı için, mesele üzerinde tetkik ve tefekkür faaliyeti devam eder. Ülkedeki tefekkür marazlarından birisi de, bir mevzuda ortaya konulan birkaç fikrin sabitlenmesi ve taraftar olanların ölümüne savunması, muhalif olanların da mutlaka karşı çıkması şeklinde cereyan eden tefekkür fukaralığıdır. Kimse fikrin inkişafından bahsetmiyor, kimse mevcut fikirlerin inkişaf ettirilmesine taraftar olmuyor. Böylece fikirler velud değil, kısır hale geliyor. İnşa süreci anayasası en azından ismiyle müsemma olmak üzere nihai anayasa olmadığı için, velud bir fikirdir ve tefekkürü tahrik eder. Umulur ki Müslümanlar bu sebeple devlet ve anayasa bahsinde tefekküre başlarlar.
Nihai anayasayı hazırlayacak müessese de Medeniyet Şurasıdır. Tefekkür karargahı olan Medeniyet Şurası, netice itibariyle nihai nizamı inşa edecek olan müessesedir. Tefekkürün tedavül ve temerküzünü mümkün kılacak bir karargah olmadığında, muharrik kuvvetten mahrum varlık haline geliyor. Medeniyet Şurası, tefekkür deveranının kalbidir, nizami bir çalışmayla tefekkür faaliyetini mümkün ve daim kılar.

MANEVİ MESULİYETE DAİR ENDİŞELER
Bir dernek tüzüğü bile hazırlamak, haklar ve mükellefiyetlerin tayini gibi insan nefsini tahrik eden başka bir iş yoktur. Anayasa hazırlamak, haklar, hürriyetler, mesuliyetler, mükellefiyetler, vazifeler gibi tanzim edici kaideler vazetmek manasına gelir. Anayasa, en az bir ülkede tatbik edileceğine göre milyonlarca insan kütlesinin haklarını ve mükellefiyetlerini tayin ve tevzi etmektir. Milyonlarca insanın neler yapması gerektiğini, geniş çerçevede de olsa nasıl yaşayacağını, en azından hedeflerinin neler olacağını tayin iktidarı manasına gelen anayasa metni hazırlamak, nefs için ilahlık iddiasının anayasa kisvesine bürünmüş halidir.
Malumdur ki nefs, insandaki ilahlık iddiasının nihai merkezidir. İnsan ne kadar güçlüyse nefsi de o kadar güçlüdür. Kuvvet sahibi insanların nefslerinin ve teyakkuzda duran şeytanın tasallutundan kurtulması fevkalade işlerdendir. Nefs ne kadar zapt altında olursa olsun, eğer terbiye ve tezkiye yoluyla ruha irca edilememişse, milyonlarca insanın hayatına dair anayasa çapında bir metin hazırlama işi, muhakkak ki onu engellenemez şekilde tahrik eder. Bu ihtimalde nefsi durduran veya sınırlayan tek ihtimal, kendi dışındaki kuvvet merkezleridir, yani gücünün yetmemesidir. Ne var ki nefs ve şeytan, gücünün yetmeyeceğini gördüğü şartlarda da kendi menfaatini gözeten sinsi manevralar peşinde koşar. Bu manevraların aleti ise akıl ve düşüncedir. Sinsi manevralarını bir takım gerekçelerle (güya düşüncelerle) izah çabasına girer.
Aşağıdan yukarıya doğru saymak gerekirse; yönetmelik, tüzük, kanun ve anayasa hazırlama meselesi, insanlara nasıl yaşayacaklarını ve neler yapmaları gerektiğini söyleyen metinlerdir. Milyonluk kütlelere bunu söyleme mevkiinde olan insanlar, cennet ile cehennemin berzahındadır, isabet ettiklerinde cennetin kapısı, isabet edemediklerinde cehennemin kapısı açılır. Anayasa yoluyla milyonlarca insanı belli bir hayata sevk etmek ve yer yer zorlamak, akıllı adamların üstleneceği türden bir mesuliyet olmasa gerektir. Ne var ki meselenin bir ciheti budur, diğer ciheti ise Müslümanların bu işlerden imtina etmesi, ülkeyi batılı ve batıcı muvazzaf veya gönüllü ajanların inisiyatifine terk etmektir. Bu ihtimal ise birincisinden daha ağır bir mesuliyettir ki, elimizle ülkeyi ve milleti batıya teslim etmek manasına gelir.
Çile, sadece bu iki ihtimalin berzahındaki gerilimden ibaret değil; bir de inşa süreci anayasası ile nihai anayasanın berzahındaki gerilimle derinleşiyor ve çoğalıyor. Bu hassasiyet ve şuurla başladığımız anayasa çalışmasında gördük ki, meselenin tanzimindeki giriftlik ve zorluğu kadar ruhi ıstırabı da yaşanacak gibi değil.
Normal şartlarda asla yapmayacağımız bu çalışma, ülkenin içinde bulunduğu şartlardan doğan zaruri mesuliyetin neticesidir. Bu hassasiyet ve tefekkürle beyan etme ihtiyacı duyduğumuz iki noktanın dikkate alınması istirhamımız var. Birincisi; mevcut anayasa gibi bir anayasa çalışması yapmamız asla mümkün değildir, öyle bir mesuliyeti üstlenmeyi akl-ı selimle telif edemeyiz. İkincisi; okuyucuların manevi mesuliyetini üzerimize almayız, her okuyucu kanaat getirdiği ve mesuliyetini üstlendiği nispette taraftar olabilir.
Nihayet şunu söyleyelim; bir mefkureye dayanmadan böyle bir çalışma yapmak, tamamen nefsin hamlesidir. Ruhi derinliği ve nefs terbiyesi olmayan birilerinin tek iltica edeceği mesnet, bir mefkureye dayanmaktır. Bu sebeple mevcut anayasaya benzer cinsten bir anayasa çalışması yapmak bizden uzak olsun.

TATBİK EDİLEBİLİRLİK MESELESİ
İnsan bir kültür evrenine doğar, kültür evreni bilginin ufkunu ve sınırlarını da tayin eder. Keza kültür evreni, tatbikatın tekrarlanarak yerleşik hale geldiği geleneği de ihtiva eder. Neticede insan, bir bilgi evrenine, bilgi evreninin bilme ve anlama usulüne, bilgi evreninin yapma alışkanlıklarına tabidir. Zayıf mizaçlar, bilgi evrenine mahkumdur, o evrenin dışını hayal bile edemez. Orta mizaçlar, bilgi evreninin ufku içinde kalarak bir takım değişiklikler yapabilir. Güçlü mizaçlar ise bilgi evrenini aşmak, sınırlarını parçalamak, başka bir evrene ulaşabilmek, gerekirse yeni bir bilgi evreni inşa etmek gibi büyük işlere teşebbüs eder. Mevcut hal (modern tabiriyle statüko) yanlışsa, mevcut bilgi evrenin aşmak, onun sınırları dışında yeni bir bilgi evreni inşa etmek ihtiyaçtır. Bunun için güçlü mizaçlar ve derin idrak sahipleri gerekir.
*
Anayasa teklifimiz, Türkiye’nin bir asrı geçen anayasa alışkanlıklarının dışındadır. Muhteva olarak da öyledir, tertip ve tasnif olarak da öyledir. Keza anayasa teklifimiz dünyadaki anayasa şablonlarından da farklıdır.
Yeni bir bilgi evrenine, yeni bir bilgi telakkisine, yeni bir medeniyet tasavvuruna, bunların içinde yeni bir devlet, cemiyet ve şahsiyet anlayışına bağlı, yeni bir anayasa fikriyatından bahsediyoruz. Mevcut anayasayla benzerliği fevkalade az olduğu için, teklifimizin ilk karşılaşacağı itirazın, “tatbik edilebilirlik” cihetinden gelecektir.
Bir fikrin tatbik edilebilirlik meselesi, öncelikle bilgi evreni ve onun alışkanlıklarıyla değerlendirilir. Bu kolay yoldur, tefekkür istidadına sahip olmayanlar bu yolu seçer. Bilgi evreninin ufkunun ötesinde bir fikir, bu insanlar için asla tatbik edilemez mahiyet taşır. Mevcut bilgi evreninin ötesinde bir fikrin tatbik edilebilirliğini tetkik etmek, önce derin bir idrak ister, sonra güçlü bir irade…
*
Mevcut bilgi evreninin içinde bulunan en radikal fikir bile, o evrenin içindeki değişimi ifade eder. Zaten mevcut bilgi evreni içindeki fikirlere radikal demek de kabil değildir. Türkiye’nin mevcut hali, iki asırlık gerilemenin, yozlaşmanın, yabancılaşmanın zirvesidir. Herhangi bir sahasının veya parçasının çürümesinden bahsetmiyoruz, tamamı mefluç hale gelmiştir. Bu sebeple yeni insan, yeni cemiyet, yeni devlet, yeni medeniyet mefkuresine bağlı olmayan hiçbir teşebbüs derde devam olmaz.
İşbu anayasa teklifinin tatbik edilemeyeceğini düşünenler bir tavsiyemiz var; Cumhuriyetin kuruluş sürecini hatırlasınlar. Yaklaşık on iki asırdır Müslüman olan, yaklaşık bin yıl İslam’ın bayraktarlığını yapan, yaklaşık dört asır ümmetin hilafet karargahı olan bir ülkede, hilafetin kaldırılması, Şeriat’ın ilgası, İslam’ın tasfiyesi gibi tarihte benzeri görülmemiş bir tatbikat yapıldı. Bu ülkede o işlerin yapılması mümkün müydü? Onların yapılabilmiş olması, bizim anayasa teklifimizin tatbik edilmesinin ne kadar kolay olduğunu göstermez mi?
Herhangi bir fikre, “tatbiki imkansız” türünden itiraz serdeden Müslümanlar dikkat etmelidir. Farkına varmadan, idrakleri sınırlamakta, iradeleri felç etmekte, cesaretleri kırmaktadırlar. Bunlar ise tam olarak batının yapmak istediği işlerdir.

ANAYASA TEKLİFİ

BEYANNAME
Tarihte, insan şeref ve asaletini inşa ve temsil eden milletimiz, büyük medeniyetlerin kurucu kadrosu olmuştur. Ruhunda taşıdığı “kurucu kadro” istidadı, asırlarca hamle ve hareket halinde olduğu için mizaç haline gelmiştir. Bu mizacın insanlığa katkıda bulunmaktan uzak tutulmasının insanlık suçu olacağı hassasiyet ve şuuruna sahip olan milletimiz, kurucu kadro hüviyetiyle bir asır önce bıraktığı tarihi yürüyüşüne tekrar başlamıştır.
Bin yıldır dünyanın medeniyet temsilcisi olan milletimiz, tarihten çekildiği bir asırlık dönemde dünya kaosa teslim olmuş, sadece iki dünya savaşında on milyonyonlarca insan katledilmiştir. Kadim medeniyetimiz savaşı; zulmü engellemek ve adaleti ikame etmek için tarif ve tatbik etmiş, tarihten çekildiğimiz bir asırdır savaş; maddi menfaatlerin ve emperyalizmin manivelası haline getirilmiştir.
İnsanın menşeini hayvana bağlayan batı, tabii olarak insan cinsini, besin zincirinin bir halkası olarak görmekten kurtulamamış, insanlığı; manda ve himaye altına alınması gereken evrimini tamamlamamış bir hayvan türü olarak görmüştür. Tarihte, Firavun ve Nemrut gibi ilahlık iddia eden tiranlar, insanlara “hayvansınız” dememiş, sadece kendilerini insanlığın üzerine çıkararak ilahlaştırmış, yukarıya doğru hudut ihlalini tek kişiyle sınırlı şekilde yapmıştır. Batı ise, insanların hayvan olduğu iddiasıyla, tüm insanlık için aşağıya doğru sınır ihlali yapmıştır. Firavun bile insanlara, “Siz insansınız ama ben de sizin tanrınızım” demiş, Batı ise “Siz insan değilsiniz, hayvansınız, ben de en gelişmiş hayvan olduğum için sizin tanrınızım” demiştir.
Milletimizin yeniden başlayan medeniyet yürüyüşü, öncelikle insanlık mücadelesidir. Bugünkü dünya, insanın hayvandan geldiği iddiasıyla hayvanlaşma sürecini meşrulaştırmış ve hızlandırmış, insan ve insani fiil tarifini, hayvan ve hayvani fiilleri de ihata edecek şekilde genişletmiş, bu sebeple insan-hayvan arasındaki sınırın teşhisini imkansızlaştıran bir kültür keşmekeşine savrulmuştur. Böyle bir dünyada milletimizin medeniyet yürüyüşü, önce doğru insan anlayışını ikame etmeye sonra da insani mücadeleyi yürütmeye matuf ve memurdur. İnsanı aslına irca edecek, dünyayı insani hayatın altyapısı haline getirecek, şeref ve asaleti asli mihrakına bağlayacak büyük hamle; tarihi ve manevi mesuliyeti dikkate alındığında, milletimizin teminat ve mükellefiyeti altındadır.
Tarih boyunca; dini, kavmi, coğrafi olarak kendine en uzak insan topluluklarının bile meseleleriyle ilgilenen necip milletimiz; bugün ve yarın da insanlığın tüm meseleleriyle ilgilenmeyi asalet ve mesuliyetinin tabii ve zaruri bir neticesi olarak kabul ve taahhüt eder.
*
İşbu anayasa, Türkiye’ye mahsus bir metin olmayıp, öncelikle tüm insanlığı muhatap alan bir beyannamedir. Ki bu beyanname, aynı zamanda bütün insanlığın kabul, tatbik ve faydalanması için hazırlanmış olup; şahsiyet, cemiyet, devlet ve medeniyet tasavvurunun özetidir. Milletimiz; dünyanın her noktasında; ilim, irfan ve tefekküre azami hürmet; insanlık, hukuk ve vicdana keskin sadakat; asalet, şeref ve zarafete muhkem riayet temin ve tesis edilmeden, kendi ülkemiz cennet dahi olsa cehd, gayret ve mücadeleden vazgeçmeyeceğini kabul ve taahhüt eder. İnsanlığın şerefi, milletimizin şerefinin teminatı altındadır.

BİRİNCİ KİTAP
-ŞAHSİYET-

BİRİNCİ KISIM
-TARİF TAVSİF VE HEDEF-

Madde-1-Ana rahmine düşen kişi, müstakbel insan hüviyetiyle hayata başlamıştır.
İzah ve gerekçe: Şahsiyetin birinci şartı insan olmaktır, başka bir varlık şahsiyet sahibi olamaz. Hayatın yeryüzündeki ilk safhası olan ana rahmi, hayatın ve insanın bidayetidir. Ana rahmindeki süreçten geçmeden insanın olamayacağı ve doğamayacağı malum olduğuna göre, bu madde zarurettir. Bu manada ana rahmine düşen insan, içinde bulunduğu havza ile birlikte muhafaza altındadır.

Madde-2-Mizaç hususiyetlerinin tezahürü, bedeni inkişafın ikmali, zihni ve akli melekelerin inşası ile şahsiyet terkip ve iktisap edilir.
İzah ve gerekçe: İnsan ruh ve bedenden meydana gelir. Ruh, aynı zamanda mizaç hususiyetlerinin kaynağıdır ve insanın ferdiyetini tayin eder. Bu sebeple, insanın ferdiyetini tayin eden mizaç hususiyetleri zuhur etmelidir. Bedeni inkişaf sürmeli, bedeni tamamiyet ikmal edilmelidir. Beden, ruhi ve mizaci hususiyetlerin tezahürü için elzemdir ve ikmali şahsiyetin inşası için ön şartlardandır. Mesela buluğa ermeden insanın bedeni tamamiyeti ikmal edilemediği gibi, ruhi hususiyetlerin tamamının tezahürü de mümkün olmaz. Ruh ve beden beraberliğinin oluşturduğu kalbi ve zihni evren; ezberleme, öğrenme, idrak etme gibi akli melekelerin kazanılması için şarttır. Sıhhatli bir zihni ve kalbi evren inşa edilmemiş veya oluşmamışsa, akli melekeler oluşmayacağı ve gelişmeyeceği için, şahsiyetin altyapısı meydana gelmez. Maarif teşkilat ve faaliyetlerinin ana maksadı, insandaki ruhi, zihni, akli melekelerin inşasıdır, bunu gerçekleştirmek için ferdin mizaç hususiyetlerini teşhis etmek, teşhis için tezahürünü sağlamaktır.

Madde-3-Cemiyet ve devlet kuruluşlarının tamamı, ferdin şahsiyet sahibi olması için çalışmakla mükelleftir, her biri kendi faaliyet sahasında olmak üzere, şahsiyetin inşa, ikame ve muhafazasını birinci vazife bilir.
İzah ve gerekçe: Ferd; cemiyet ve devletin tohumudur. Hayat bir nesilden ibaret değil, süregelen ve süregidecek olan bir süreçtir. Sürecin sıhhati, tohumun sıhhatine bağlıdır. Cemiyet ve devlet, her fertte şahsiyetin inşası, terkibi ve muhafazasını vazife bilmelidir. Mesele sadece aile ile ilgili ve sınırlı değildir, cemiyet sokaktaki bir çocuğun davranışlarını düzeltmekle mükelleftir.

Madde-4-Şahsiyet hayatın bidayetidir; cemiyet, devlet ve medeniyetin ana sütunudur. İçtimai, siyasi ve medeni müesseselerin tamamı şahsiyetin inşası ve muhafazası için her an seferberdir.
İzah ve gerekçe: Şahsiyet, insanda muhafaza edilmesi gereken en temel kıymettir. Mücerret manada şahsiyetin muhafazası kadar, fiili manada da devlet ve cemiyet şahsiyetin muhafazası için seferberdir. Mesela hiç kimse gözünün önünde cereyan eden bir sahtekarlığa engel olmaktan kaçınamaz ve o halini müdafaa edemez. Müdahale etmemesinin tek izahı gücünün yetmemesidir, başka bir gerekçe dinlenmez ve kabul edilmez. Sahtekarlık, sadece bir kişinin aldatılması değil, içtimai nizamın ve altyapının itimat sütununun yıkılmasıdır.

İKİNCİ KISIM
-HAKİKİ ŞAHSİYETLER-

Madde-5-Şahıs, canlı doğmak şartıyla ana rahmine düşmekle lehine olan tüm haklara maliktir.
İzah ve gerekçe: Ana rahmine düşen bebek, insan olarak hayata başlamıştır. İnsan olmak ve hayata başlamak, hak sahibi olmak için kafidir. Ne var ki o halde sahip olduğu haklar, ancak lehine olanlardır. Zira aleyhine olanları akletme ihtimali ve icra imkanı yoktur. Lehine olan haklar ise ailesi başta olmak üzere cemiyet ve devlet tarafından tekeffül edilmiştir.

Madde-6-Akil ve baliğ olanların hukuki işlem ehliyeti mahduttur, hududu kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Akil ve baliğ olmak, bedeni tamamiyetin ikmaline mukabil, zihni melekelerin inkişafının devam ettiğini gösterir. Bu sebeple rüşt yaşı, akil ve baliğ olma yaşından yüksektir. Akil ve baliğ olanların hukuki işlem ehliyeti mahduttur, muhtevası ve sınırı kanunla tanzim edilir.

Madde-7-Reşit olanlar, lehine ve aleyhine hukuki işlem ehliyetine maliktir.
İzah ve gerekçe: Rüşt yaşı, aklın inkişafının asgari bir seviyeye kadar devam etmesiyle mümkündür. Rüşt yaşının tayininde tecrübenin de dahli mevcuttur. Şahsiyet; esasen rüşt ile kabildir. Rüşt yaşı, bedeni yaşa göre tespit edilmez, akıl yaşına göre tespit edilir. Akil ve baliğ olmadan bedeni ve zihni inkişaf asgari seviyeye ulaşmadığı için rüşt kabil değilse de, akil ve baliğ olmak da rüşt için kafi değildir. Rüştün en kısa izahı, reşit aklın teşekkülüdür. Rüştünü ikmal edenin, lehine ve aleyhine olanlar da dahil hukuki işlem ehliyeti tamdır.

Madde-8-Hukuki hacir ve tahdit kanunla tanzim edilir, tarif ve hudut tayininde tereddüt hasıl olduğunda Medeniyet Şurasının izahı mehazdır.
İzah ve gerekçe: Hukuki hacir ve tahdit mevzuu teferruatlı ve girifttir. Anayasada doğrudan tarif ve hudut tayini yanlıştır. Meselenin kanunla teferruatlı şekilde tanzimi şarttır. Hukuki hacir ve tahdit mevzuunun ölçülerinin tayininde ihtilaf çıkarsa; ülkenin insan ve hayat telakkilerini de üretmekle mesul olan Medeniyet Şurasının izahının mehaz (kaynak) kabul edilmesi gerekir. Meselenin giriftliği ve zorluğu, ilim, irfan, sanat ve tefekkür adamlarının müşterek idrak ve izahına muhtaçtır.

Madde-9-Şahısların cemiyet ve devletle münasebetleri
Fıkra-1-Şahıslar; cemiyetle mensubiyet, devletle vatandaşlık bağıyla irtibat kurma hakkına sahiptir, mensubiyet yoluyla cemiyete, vatandaşlık yoluyla devlete ortak olunur.
Fıkra-2-Şahısların, ahlaki çerçevede cemiyet nizamına ve hukuki çerçevede devlet nizamına riayet mükellefiyeti mevcuttur.
Fıkra-3-Şahısların, cemiyet ve devletten, şahsiyet haklarının ve hürriyetlerinin muhafazasını talep etme hakkı mevcuttur.
Fıkra-4-Şahıslar, cemiyetteki ahlaki yozlaşmalara ve devletteki adaletsizliklere itiraz hakkı ve riayet etmeme hürriyeti mevcuttur.
Fıkra-5-İtiraz ve itaat mevzuunda tereddüt hasıl olduğunda, ölçüleri Medeniyet Şurası tespit eder ve vuzuha kavuşturur.
İzah ve gerekçe: Şahısların cemiyet ve devlet ile münasebetleri; şahsiyet, cemiyet ve devletin muhafazası ve her üçünün birbirini dairevi şekilde murakabe etme esasına dayanır. Şahısların cemiyet ve devlete mutlak itaatini talep etmek, şahsiyeti imha ile neticelenir. Şahısların cemiyet ve devlet nizamına itaat etmemesi ise keşmekeşe sebep olur. Şahsiyet inşasını hedeflemek, aynı zamanda onun itaat ile itiraz arasında muvazene kuracak kadar reşit olduğunu kabul etmektir. Şahsiyet inşasını hedeflememek, “bireyi” esas alır ki, hiçbir içtimai ve siyasi nizam tanımayacak kadar tekilcilikle neticelenir, bu ihtimalde devlet de düzeni sağlamak için onlara sürünün teki muamelesi yapmak zorunda kalır.
Ferd, edeple mücehhez bir şahsiyettir. Şahsiyet, cemiyet nizamına ahlaki manada bağlıdır zira cemiyet ahlak nizamıdır, devlet nizamına hukukla bağlıdır zira devlet hukuk nizamıdır. Şahsiyet, cemiyette gördüğü maraz ve illetlere ahlaki çerçevede ve edeple müdahale ve itiraz eder, devlette gördüğü maraz ve illetlere de edep, ahlak ve hukuki çerçevede itiraz eder. Cemiyet ve devlet, şahsiyetin kendi bünyelerindeki arızalara karşı itiraz ve şikayetlerini tahkir ve tahfif etmez, aksine kabul ve taltif eder. Şahsiyet, cemiyet ve devletteki marazların giderilmediğini gördüğünde itaat ile mükellef değildir.
Şahsiyetin itaat ile itirazının muvazenesini kuran ve izahını yapan Medeniyet Şurasıdır. Her ferd, kendini kaynak ve merkez alarak itaat mükellefiyetini ortadan kaldıramaz. Şahsiyetin, cemiyet ve devlete karşı itiraz ve şikayetleri, cemiyet ve devlet tarafından dikkate alınmazsa, Medeniyet Şurasına müracaat etmek ve meseleyi vuzuha kavuşturmak hakkı vardır. Medeniyet Şurasının izahına; şahsiyet, cemiyet ve devlet itaat ve itibar etmekle mükelleftir.

ÜÇÜNCÜ KISIM
-HÜKMİ ŞAHSİYETLER-

Madde-10-Kanunla men edilmeyen her türlü hükmi şahsiyet serbesttir.
İzah ve gerekçe: Cemiyetin kendi bünyesini inşa etme hakkı vardır. Cemiyet, şahsiyetlerin toplamından meydana gelmez, şahsiyetler ile cemiyet arasında hükmi şahsiyetler, yani cemaatler, modern tabirle sosyal guruplar mevcuttur. Küçük içtimai bünyeler (cemaatler) kuramayan şahsiyetler, büyük içtimai terkibi (cemiyeti) inşa edemezler. İçtimai hükmi şahsiyeti sayıyla tahdit etmek, içtimai bünyeleşmeleri dondurmaktır. Mevcut mevzuatta (ve anayasada) içtimai hükmi şahsiyet olarak sadece dernekler var, bu durum içtimai deveranı ve inkişafı engelliyor. Mesele mevzuata aykırı olmasıdır, mevzuata aykırı olmadığı takdirde her türlü içtimai hükmi şahsiyet kurulması serbesttir.

Madde-11-İçtimai hükmi şahsiyetler üç kişinin müracaatı ile kurulur.
İzah ve gerekçe: Bir kişinin olduğu yerde edep vardır, iki kişinin olduğu yerde ahlak vardır, üç kişinin olduğu yerde hukuk vardır. Cemiyet üç kişiyle başlar, zira iki kişi arasında ihtilaf olduğunda üçüncü kişinin hakem olması gerekir. İki kişilik beraberliklerde sadece ahlak vardır zira aralarındaki ihtilafın hakemi yoktur ve rızaya dayalı olarak halletmek zorundadırlar, o ise ahlak manzumesini gerektirir. İçtimai hükmi şahsiyetlerin kurulması için üç kişinin müracaatının kafi kabul edilmesi gerekir zira üç kişiye mal olmuş bir fikir, ilk içtimai imtihanını geçmiş demektir. Bu safhada hükmi şahsiyet inşasına ihtiyaç duyulursa yolu açılmalıdır.

Madde-12-Vakıf, bir veya birden çok kişinin mal veya akar tahsisi ile kurulabilir, vakıflar da içtimai hükmi şahsiyettir.
İzah ve gerekçe: Vakıflar umumiyetle mülkiyetin tahsisine dönük teşkilatlardır. İçtimai bünyeleşme için kullanılması yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır. Sebebi de, içtimai teşkilatların çeşidinin sınırlandırılmasıdır. Bugün için vakıflar, içtimai bünye oluşturmanın teşkilat çeşidi haline gelmiştir, aslı muhafaza edilmek şartıyla bunda bir mahzur yoktur. “Medeniyet Müessesesi” mahiyetine sahip vakıflar olacağı için, içtimai hükmi şahsiyet sınıfına alınması lüzumu hasıl olmuştur.

Madde-13-Hükmi şahsiyetler, mevcut hukuka aykırı olmamak üzere nizamnamelerini kendileri telif ve tertip edebilir.
İzah ve gerekçe: Hukuk nizamının içtimai bünyeleşmeleri sınırlandırması, cemiyet olmaya doğru giden güzergahın en ciddi tuzaklarından birisidir. Bugünkü mevzuat, içtimai bünyeleşmeyi vakıfları saymazsak sadece derneklerle sınırlandırmıştır. Bir şablona sıkıştırılan içtimai bünyeler, ferd ile cemiyet arasındaki köprünün kurulmasına ve cemiyet bünyesinin dokunmasını mani olmaktadır. İçtimai hükmi şahsiyet çeşitlerinin artmasının, fikir, ilim ve irfan sahibi insanların bu sahada yeni içtimai bünyeler keşif ve inşasının yolu açılmalıdır. Mer’i hukuka aykırı olmamak üzere farklı çeşitte içtimai bünyeler kurulabilmeli, keza nizamnameleri kurucular tarafından serbestçe hazırlanabilmelidir. Bu yolun kapanması, cemiyetin kendini inşa etmesine ve ferdi ve içtimai inkişafa mani olmakta, fertleri yalnız başlarına bırakmakta, cemiyeti de devlete mecbur kılmaktadır. Fertler şahsiyet sahibi olmakta zorlanmakta, cemiyet kendi hayatını inşa etmekte sıkıntı yaşamaktadır. En kötüsü ise bu yolların kapatılması, tefekkürün önünü tıkamakta, tefekkür alanını daraltmakta, akılları “parça fikre” mahkum hale getirmektedir.

Madde-14-Devlet, hükmi şahsiyetlerin muhafazası için her türlü tedbiri alır.
İzah ve gerekçe: Devlet, hasis bir şekilde kendine olan ihtiyacı artırmak için uğraşmaz, tam aksine fertlerin ve cemiyetin kendine olan ihtiyacını azaltmak için her türlü tedbiri alır. İçtimai hükmi şahsiyetler, cemiyet bünyesinin taşıyıcı sütunlarıdır, içtimai bünyesinin inşasında asli unsurlardır. Devlet, içtimai hükmi şahsiyetleri muhafaza bahsinde çok titizdir, en küçük tedbiri bile büyük bir ciddiyetle alır. Bu çerçevede olmak üzere, içtimai hükmi şahsiyetlerin talepleri, devlet tarafından dikkatle yerine getirilir.

Madde-15-Devlet, hükmi şahsiyetlerin istismarına mani olmak için, kurucu iradeyi muhafaza kaydıyla Medeniyet Şurasının müdahalesini talep edebilir.
İzah ve gerekçe: İçtimai hükmi şahsiyetlerin kıymet ve tesiri çok yüksektir. Her kıymetin baş düşmanı, onun istismar edilmesidir. İçtimai hükmi şahsiyetlerin kıymeti, kurucu iradenin hazırladığı nizamnamede kayıt altına alınmıştır. Devlet, içtimai hükmi şahsiyetin ince fikirlere dokunmuş bünyesine bürokratik kabalıkla müdahale etmemelidir. Fakat yüksek kıymetteki bu teşkilatların istismarına da müsaade etmemelidir. Bu iki şartın teminine matuf olarak devlet, herhangi bir içtimai hükmi şahsiyetin istismarını önlemek için Medeniyet Şurasının müdahalesini talep edebilir. Medeniyet Şurası, talebi titizlikle tetkik eder ve bir istismar görüldüğünde müesseseyi aslına irca edecek tanzim ve tayini yapar.

Madde-16-İçtimai hükmi şahsiyetlerle devlet arasındaki ihtilaflar, Medeniyet Şurası tarafından hal edilir.
İzah ve gerekçe: İçtimai hükmi şahsiyetler ile devlet arasındaki ihtilaflar, meselenin tabiatı gereği Medeniyet Şurasının salahiyetindedir. Devlet, meseleyi sadece hukuki bir mevzu haline getirip doğrudan müdahale etmemelidir. İçtimai hükmi şahsiyetler sadece hukuktan ibaret olmayıp, aynı zamanda ahlak ve edep ile teçhiz edilmiştir. Hukuk, ahlak, edep ile teçhiz edilen bir müessese, muhakkak ki ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkürle terkip ve inşa edilmiştir. İçtimai hükmi şahsiyetlerin kıymeti, bunlarla terkip edilmesinden gelir, bunlarla terkip edilmeyen hükmi şahsiyetler ise bu menzillere doğru sevk ve teşvik edileceği için yine Medeniyet Şurası inisiyatifine bırakılmıştır.

DÖRDÜNCÜ KISIM
-HAK VE HÜRRİYETLER-

Madde-17-Hak ve hürriyetler, yedi başlık altında cem ve tertip edilmiştir, bunlar; hayat emniyeti, akıl ve tefekkür emniyeti, din emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyeti, aile ve mahremiyet emniyeti, ikamet ve seyahat emniyetidir.
İzah ve gerekçe: İnsan ve hayata dair mevzu sayısının tespiti kabil değildir. İnsan ve hayatın mevzu haritasını teferruatıyla çıkarmak çok zordur ve mümkün olduğunda da ancak devri mahiyet taşır. Zaman geçtiğinde tespit edilen mevzu haritasına yeni meseleler eklemek zaruret haline gelir.
Hak ve hürriyetler bahsi de bu çerçeveye dahildir. Yedi başlık altında cem edilen hak ve hürriyetler, öncelikle sınırlandırma mahiyeti taşımamaktadır, meselenin tanzimini mümkün kılan bir tedvin teşebbüsü olarak anlaşılmalıdır.
Hak ve hürriyetlerin teferruatlı şekilde sayılma çabası, hepsinin tespit edildiği vehmini uyandıracağı için sınırlayıcı olabilir. Yedi başlık altında cem edilmesi de bu şekilde anlaşılmamalıdır. Yedi başlık, insan ve hayatın mevzu haritasının ana sütunlarıdır, öncelikle bunların emniyeti temin edilmelidir. Her bir başlığın muhtevası gelişebilir, genişleyebilir.

Madde-18-Hayat emniyeti
Fıkra-1-İnsanın can ve hayat emniyeti, cemiyet ve devletin teminatı altındadır, canın bedeli candır.
Fıkra-2-Can emniyetine tecavüzde fail meçhul kalırsa devlet suçludur, tazminatla mükelleftir.
Fıkra-3-Can emniyeti için şahıs ve devlet her türlü tedbiri alır. Şahısların alabileceği tedbirler, kanunla tafsilatlı şekilde tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Hayat emniyeti, meselenin bidayetidir ve her şey bunu üzerine bina edilmiştir. Hayat yoksa başka bir şeyden bahsetmek kabil değildir.
İnsanın dünyadaki tüm varoluş süreçlerinin bidayeti ve muharrik kuvveti candır, hayattır. İnsani tüm kıymetler, canın tezahürlerinden ibarettir.
Can, masum kılınmıştır. O kadar ki, “Bir masum insanı öldüren, tüm insanlığı öldürmüş gibidir”. Bu sebepledir ki, insanlığı öldürecek kadar büyük bir cürmün cezası idamdır. Masum canı katledenle masum canı katledenin katledilmesi eşitlenemez, hatta masum canı katledeni katletmemek, masum canın katline yol açmaktır. İdam cezasının “insani” olmadığını iddia etmek, tüm insanlığı katletmeyi mümkün görecek kadar insanlıktan uzaklaşmaktır.
Can ve hayat emniyeti, can ve hayat bedeliyle muhafaza altına alınmıştır. Can ve hayat emniyeti bu kadar muhkem şekilde teminat altına alınmak zorundadır. Suçsuz insanların idam edilmesi gibi bir mazeretle idam cezasına karşı çıkmak, muhakeme usulü ve infaz usulü hukukuyla ilgili bir durumdur ve bu hususta gerekli tedbirlerin alınması kabildir ve en dikkatli şekilde alınmalıdır.

Madde-19-Akıl ve tefekkür emniyeti
Fıkra-1-Her ferdin aklı, cemiyet ve devletin teminatı altındadır, cemiyetin mesuliyetini Medeniyet Şurası tayin eder.
Fıkra-2-Her ferd, aklını inşa ve muhafaza etmek, inkişaf ettirmek, ondan faydalanmak hak ve hürriyetine maliktir, bu hususta cemiyet ve devlet ihtiyaç duyulan bütün tedbirleri alır, cemiyetin mesuliyeti Medeniyet Şurası tarafından tayin edilir.
Fıkra-3-Her ferd; ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür faaliyetlerinde bulunma hak ve hürriyetine maliktir. Her yaştaki tahsil, her çeşit keşif ve telif buna dahildir.
Fıkra-4-Her ferd veya topluluk, tek tek veya müştereken keşif ve imal, tertip ve tanzim, terkip ve inşa ettiği ilim, irfan, hikmet ve sanat fikriyatını ifade hak ve hürriyetine maliktir.
Fıkra-5-Her ferd veya topluluk, keşif, imal ve tertip ettiği her türlü nazari verimi neşretme hak ve hürriyetine maliktir. Neşriyat izne bağlanamaz, neşriyatın dağıtımı için devlet kolaylaştırıcı her türlü tedbiri almakla mükelleftir.
Fıkra-6-Her türlü haberleşme hürriyeti teminat altındadır.
İzah ve gerekçe: Fikir aklın faaliyetlerindendir. Fikir hürriyeti, akıl emniyetinin tabii neticelerindendir. Akıldan bahsetmeksizin fikir hürriyetinden bahsetmek, ölü adama hayat hakkı ve hürriyeti tanımaya benzer. Maarifinde (aslında eğitim-öğretiminde) akıl inşasına dönük tek cümle bulunmayan bir ülkede fikir hürriyetinden bahsedilmesi tuhaf ve komik bir durumdur.
Türkiye, kadim müktesebatı reddettiğinden beri her meselede “illiyet irtibatını” kopardı. Akıldan bahsetmeksizin fikir hürriyetinden bahsetmek, bu vahim tablonun neticelerindendir. Ülkede akıl ile ilgili bir ıstılah haritası (modern dille bir terminoloji) yok, kimse akılla ilgili kitap yazamadığı gibi okuma ihtiyacı da hissetmiyor. Hakkında kitap yazılmayan bir meselenin anlaşılması ve kuşanılması kabil midir? Kadim müktesebatımızla irtibatımız kesilmesi ve akılla ilgili hiçbir çalışmanın yapılmaması, batıdan gelen bilgilerin olduğu gibi zihni evrenimizi işgal etmesine sebep oldu. İnsanlar pozitif akıl (batı aklı) bünyesine sahip ve batının bilgi evrenine mahkum oldu. Bu durumda fikir hürriyeti, batının bilgi evreni içinde, batı aklının faaliyetlerine tanınmış bir imtiyaz olmaktan öte geçemez.
Her ferd, şahsiyet inşasında mühim bir yeri işgal eden aklını inşa etmekle mükelleftir. Devlet ve cemiyet bununla mükelleftir. Akıl inşası ve muhafazası, Medeniyet Şurasının takip ve tarassudu altındadır.
Medeniyet Şurası, kendi bilgi evrenimizi inşa edeceği gibi, o bilgi evrenini anlayacak ve inkişaf ettirecek melekelerden birisi olan akıl terkibini de izah, inşa ve teklif eder. Devlet, bu hususta maarif anlayış ve nizamı içinde her türlü imkanı hazırlar ve tedbiri alır. Muhteva tamamen Medeniyet Şurası ve onun takip ve tasarrufunda olan Maarif Şurası tarafından tayin edilir.
Akıl, hayat emniyetinden sonraki meseledir. Canlı şekilde var olan insanın ilk sahip olması ve bu sebeple ilk inşa edilmesi gereken zihni meleke akıldır. Akıl olmadan tefekkür kabil olmayacağı için, fikir hürriyeti, akıl emniyetinin mütemmim cüzüdür. Kendi medeniyetimizin akıl terkibine (bünyesine) sahip olmayanın fikir hürriyeti talep etmesi, hürriyetin yıkıcı istismarıdır, müsamaha gösterilmesi düşünülemez.
Her ferd, önce aklını ve şahsiyetini inşa etmekle mükelleftir. Bunları yaptığı nispette ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür faaliyetlerinde bulunma hak ve hürriyetine maliktir. Hezeyan fikir olmadığı için fikir hürriyetine malik değildir. Akıl terkibinin muhtevasını ve mimarisini devletin tayin etmesi muhaldir ve ağır zararlara sebep olur, bu sebeple Medeniyet Şurası vardır ve Medeniyet Şurası meseleyi kanuni zorunluluk olarak değil, bilgi ve ilim telakkisi, insan ve medeniyet tasavvuru çerçevesinde tetkik, izah ve teklif eder.
Şahsiyetini inşa etmiş her ferd, tek tek veya müştereken tefekkür sahalarının hepsinde keşif ve imal ettiği muhtevayı cemiyetle paylaşmak, onları yaymak hak ve hürriyetine maliktir. İnkişaf ve terakki böyle mümkündür.
Fikriyatın neşri, akıl ve tefekkür emniyetinin tabii neticelerindendir ve sınırlandırılması düşünülemez. Ne var ki illiyet irtibatı ihmal edilemez, başka bilgi ve kültür evrenlerinin akıl terkibi ancak kendi içtimai havzasına dönük neşriyat yapma hakkına maliktir. Mesela Hıristiyan toplum, kendi içtimai havzasına (yani Hıristiyanlara) yayın yapmak hakkına sahiptir.
Devlet, fikrin tedavülünü en ucuz (hatta ücretsiz) ve en kolay şekilde mümkün kılan tüm tedbirleri alır. Devlet bütçesini zorlamamak şartıyla neşriyatın dağıtımını ücretsiz olarak gerçekleştirmek için altyapıları kurar.

Madde-20-Din emniyeti
Fıkra-1-Kadimden beri bilinen dinler, teminat altındadır.
Fıkra-2-Medeniyet Şurası tarafından din olarak tanınan her inanç sistemi, teminat altındadır.
Fıkra-3-Her dinin bir temsiliyet makamı vardır, devlet onu muhatap alır. Her dinin mümessil müessesesinin kuruluş ve idaresi kanunla tanzim edilir.
Fıkra-4-Her dinin mümessil müessesesi, dinlerinin gereklerini yerine getirebilmek için gerekli tedbirlerin alınmasını devletten talep edebilir, devlet bu taleplerin gereğini yapar.
Fıkra-5-Her ferdin din emniyeti vardır. Dini talepler, her dinin mümessil müessesesi marifetiyle devlete arz edilir.
Fıkra-6-Dini müesseselerin çatı kuruluşu “Diyanet İşleri Başkanlığı”dır.
İzah ve gerekçe: Din emniyeti hayat ve akıl emniyetinden sonra üçüncü sırada gelir. Din, en hacimli hayat tercihidir. Bu sebeple hürriyetin en hacimlisidir. Din emniyetinin sağlanmadığı bir ülke, insan ve hayat üzerinde ilahlık yetkilerini kullanacak kadar azgınlaşmış bir zihni evrene mahkum olmuştur.
Din emniyeti hayat ve akıl emniyetinden sonra gelir fakat her din müntesibi çocuğuna sıfır yaşından itibarin din (iman) talimi ve terbiyesi verebilir. Zira akıl inşasının temeli, din ve dünya görüşüdür. Reşit olana kadar dini eğitimi yasaklamak, cemiyeti dinsizleştirmenin sinsi planıdır ve modern batı dünyasının operasyonudur.
Kadimden beri bilinen dinler üzerinde kimsenin tasarruf hakkı yoktur, bunlar teminat altındadır.
Kadim dinlerin dışında bir inanç sisteminin din olup olmadığının tespiti, Medeniyet Şurasının uhdesindedir. Zira ülkenin “kültür erkan-ı harbiyesi” Medeniyet Şurasıdır. Bir bilgi ve inanç disiplininin din olup olmadığı, bürokratik süreçlerle tespit ve tayin edilemez. Saf tefekkür meselesi olan din bahsi, ülkenin tefekkür karargahı tarafından karara bağlanır.
Her din müntesipleri, dinlerini ve cemaatlerini temsil edecek bir müessese kurma hak ve hürriyetine sahiptir. Devlet, dini cemaatleri, temsiliyet makamının şahsında muhatap alır. Bu ihtiyaç, nizamın tabii gereğidir. Ülkede tahammül edilemeyecek tek şey, kaostur, bu sebeple nizam esastır.
Her dinin gerekleri ve dini cemaatlerin ihtiyaçları, o dini ve cemaati temsil eden müessese tarafından tespit edilir. Dini talepleri devlete ulaştırma salahiyeti o kuruluştadır. Devlet, temsil müessesesi tarafından kendine ulaştırılan taleplerin gereğini yerine getirmekle mükelleftir. Bu çerçeve içinde her ferdin din emniyeti mevcuttur, din emniyetine dönük tecavüzler önlenmiştir.
Her dinin mümessil müessesesi, Diyanet İşleri Başkanlığında cem edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı, her dinin temsil edildiği bir teşkilattır.

Madde-21-Nesil emniyeti
Fıkra-1-Her aile, çocuklarının talim ve terbiyesinden mesuldür.
Fıkra-2-Her aile, çocuklarının talim ve terbiyesi için maarif imkanlarından faydalanma hakkına sahiptir.
Fıkra-3-Cemiyet, neslin terbiye ve muhafazasından mesuldür, cemiyetin mesuliyet çerçevesi ve hududu Medeniyet Şurası tarafından tayin edilir.
Fıkra-4-Ailesi olmayan veya ailesi tarafından talim ve terbiyesi ihmal edilen çocuklar devlet tarafından alınır ve ehliyet ve liyakat sahibi ailelere masrafları karşılanmak üzere verilir. İhmalin ölçüleri Medeniyet Şurası tarafından tespit ve tayin edilir.
İzah ve gerekçe: Nesil emniyeti, insanın ve hayatın deveran ve temadi etmesi için en mühim şarttır. Bu sebeple neslin muhafazası, sadece ebeveyne bırakılamayacak kadar mühimdir. Her şahıs, tüm cemiyet ve devletin her teşkilatı, yaşadığı dönemin neslinden mesuldür.
Nesil emniyeti, muhakkak ki öncelikle ebeveyne aittir. Ebeveyn, neslin muhafazası için şahıslar, cemiyet ve devlet tarafından teşvik edilmeli, ihtiyaç hasıl olduğunda cemiyet içtimai (ahlaki) müeyyide, devlet hukuki (zecri-icbari) müeyyide tatbik etmelidir. Hiçbir ebeveyn, kendi çocuklarının emniyet ve taliminden imtina edemez, gücü ve imkanları olmadığı için bu mükellefiyetinden vazgeçemez, ihtiyaç hasıl olduğunda devletten yardım talep etme hakkı vardır.
Her aile çocuklarının talim ve terbiyesinden mesuldür. Bu çerçevede maarif imkanlarından faydalanma hakkına sahiptir. Çocuğunu talim ve terbiye müesseselerine göndermek, kendi vazife ve mükellefiyetlerinden kurtulmasına sebep ve gerekçe değildir.
Cemiyet, neslin terbiye ve muhafazasından mesuldür, kendi çocuğu olmaması bu mesuliyetten kaçmanın mazereti değildir. Çocukların ve gençlerin kamu alanında ve aleni şekilde yaptığı yanlışlara cemiyetin müdahale hak ve mükellefiyeti vardır. Cemiyetin müdahalesi, ahlaki çerçeve ve sınır dahilindedir, maddi müeyyide tatbik etmeyi ihtiva etmez. Cemiyetin mesuliyetinin muhtevası ve hududu, Medeniyet Şurası tarafından tespit ve tayin edilir.
Ailesi olmayan veya ailesi tarafından mükellefiyetleri yerine getirilmeyen çocuklar, devlet tarafından alınır ve ehliyet ve liyakat sahibi ailelere masrafları karşılanarak teslim edilir. Çocukların muhakkak aile vasatında yaşaması, büyümesi ve yetişmesi asıldır. Çocuk esirgeme kurumu gibi teşekküller ancak idari mahiyette kurulur, çocukların barınması için kurulmaz. Çocukların teslim edileceği ailelerin sahip olması gereken ehliyet ve liyakat, Medeniyet Şurası tarafından tespit edilir ve o aileler Medeniyet Şurası tarafından takip ve tarassut altında tutulur.

Madde-22-Mal emniyeti
Fıkra-1-Hususi mülkiyet meşru bir haktır, meşru yoldan kazanılmış olan servet emniyettedir.
Fıkra-2-Mala yönelik tecavüzlere karşı hukuki ve cezai müeyyidelerin mahiyet ve miktarı kanunla tespit ve tayin edilir.
İzah ve gerekçe: Mülkiyet emektir, emeğin biriktirilmesidir. Ferdin faaliyeti, şahsiyete bağlıdır ve onun tezahürüdür. Daha fazla çalışmak ve daha maharetli olmak suç olmayacağı gibi, bunların tabii neticelerinden birisi olan mülkiyet de gayrimeşru değildir.
Ferdi mülkiyet üzerinde cemiyetin ve devletin tabii ve zaruri hakkı olduğu doğrudur. Hususi mülkiyet üzerinde cemiyetin hakkının nispet ölçüleri, umumi çerçevesiyle Medeniyet Şurası tarafından tespit edilmelidir. Sadece kanun çıkarmak, hususi mülkiyet üzerinde cemiyet ve devlet adına hak iddia etmek için kafi değildir.
Hususi mülkiyet üzerinde cemiyetin hakkı, hukuki ve ahlaki çerçevede olmak üzere farklı nispet ölçülerine sahiptir. Hukuki pay, kanunla tanzim edilir ve tahsili rızaya dayalı değildir. Ahlaki pay ise Medeniyet Şurası tarafından ölçüsü tayin edilir ve ferdin rızasına bırakılır.
Hukuki pay, devletin gider kalemleriyle alakalıdır. Devlet, ihtiyacından fazlasını talep edemez, bu hususta kanun çıkaramaz. Bu manada, önce vergiler tespit edilip sonra bütçe oluşturulmaz, önce bütçe oluşturularak devletin ihtiyaçları belirlenir, sonra vergi nispetleri tayin edilir.
Bu çerçeve içinde mal emniyeti sağlanmış, mülkiyete tecavüz müeyyideye bağlanmış ve önlenmiştir.

Madde-23-Aile ve mahremiyet emniyeti
Fıkra-1-Her şahsın aile kurma ve muhafaza etme hakkı vardır.
Fıkra-2-Aile ve aile hayatının yaşandığı her türlü mahal masuniyet ve mahremiyet perdesiyle kuşatılmıştır.
Fıkra-3-Devlet, aile müessesesinin inşası sadedinde teşvik ve tedbirleri almakla mükelleftir.
İzah ve gerekçe: Aile müessesesinin kıymeti izahtan varestedir. Aile müessesesi o kadar mühimdir ki, aleyhine herhangi bir fikrin beyanı her hal ve şartta men edilmiştir. Aile müessesesinin imhasına veya zarar görmesine dönük hiçbir beyan, fikir hürriyetinden faydalanama.
Aile müessesesini kurmanın şartlarına ve imkanlarına sahip olan fertler, evlenmelidirler. Evlenme, hiçbir hukuki müeyyide ile icbar edilmese de, ahlaki ve ruhi müeyyidelerle aksi mümkün olmayacak tek ihtimal haline getirilmelidir. Evlenme, mümkün olan en ileri derecede teşvik ve taltife tabi tutulmalı, bekarlık ise tam aksine tahfif edilmelidir.
Hukuki müeyyide ile icbar edilemeyen evlilik, ahlaki ve ruhi müeyyidelerle kuşatılacağı için, cemiyete emanettir. İnsanın iki cinsinin terkibi anlamına gelen evlilik, erkek ve kadın şubelerinin yalnız başına insanı temsil edemeyeceği kültürüyle yoğrulmalıdır.
Aile müessesesi gibi aile hayatının yaşandığı her mahal, masuniyet ve mahremiyet perdesiyle muhafaza altındadır. Bu perdeyi yırtmaya çalışan her el kesilmeli, her teşebbüs önlenmeli, her müdahale çelikten bir duvara toslamalıdır. Mesele sadece “mesken masuniyeti” değil, aile hayatı yaşanılan her mekanın, çelikten bir mahremiyet perdesiyle muhafaza altına alınması gerekir. Devlet bu mevzuda her dem teyakkuzdadır, her talebi anında yerine getirir.
Aile müessesesi muhafaza edilemezse, şahsiyetin inşası muhaldir. Aile müessesesi, şahsiyetin akıl öncesi dönemdeki inşa sürecinin cereyan ettiği içtimai vahittir. Akıl teşekkül edene kadar çocuk, aile hayatı içinde ruhi, zihni, bedeni inkişafını yaşar. Bu süreç sıhhatli yürümezse, onbeş-yirmi yaşına ulaşan kişide şahsiyet inşası fevkalade zorlaşır.
Aile müessesesi, aynı zamanda şahsiyet ile cemiyet arasındaki ilk merhale ve ilk köprüdür. Aile, birden çok kişinin birlikte yaşadığı bünye olmak cihetiyle içtimai bir bünyedir. Fakat bu bünye, mensuplarının aralarındaki irtibat ve münasebetin yoğunluğu cihetiyle, cemiyetteki münasebet yoğunluğu ölçüsünün çok üzerindedir. Ailedeki münasebet yoğunluğu derecesinde bir cemiyet inşası imkansız sınırına çok yakındır, bu sebeple aile müessesesi, şahsiyet ile cemiyet arasında bulunan ve her ikisinden pay taşıyan bir içtimai bünyedir. Aile müessesesindeki münasebet yoğunluğu cemiyete taşınamaz belki ama cemiyetin temel sütununu oluşturması bakımından da hayati derecede mühimdir.

Madde-24-İkamet ve seyahat emniyeti
Fıkra-1-Her şahıs, ferden veya müştereken, iskana açılmış her yerde ikamet etme hakkına maliktir.
Fıkra-2-Her şahıs, ferden veya müştereken seyahat hak ve hürriyetine maliktir.
İzah ve gerekçe: Ülkenin her metrekaresi her vatandaşın ikamet ve seyahatine açıktır. Devletin hayat altyapısını kurmak için imar ve iskan faaliyetleri, sınırlayıcı değil, tanzim edici bir meseledir. İmar ve iskan ile tanzim edilmemi coğrafya parçası, insani ve medeni hayatın altyapısına kavuşturulmamıştır.
Devletin çok hassas şekilde tespit edeceği “emniyet sahaları” meselesi istisnadır. Özellikle askeri emniyet sahaları bu istisnaya tabidir.

Madde-25-Hak ve hürriyetlerin kullanılması ve istismarı
Fıkra-1-Hakların ve hürriyetlerin kullanılması, hakiki ve hükmi şahsiyetlere aittir. Devlet ve cemiyet, hakların ve hürriyetlerin kullanılmasını mümkün kılmak ve muhafaza etmekle vazifelidir, cemiyetin mesuliyetini Medeniyet Şurası tespit eder.
Fıkra-2-Hak ve hürriyetlerin muhafazası, her hal ve şartta devletin, cürm-ü meşhut halinde hem devletin hem de cemiyetin teminatı ve tekellüfü altındadır.
Fıkra-3-Hak ve hürriyetler, içtimai nizamın kurucu unsurlarıdır, nizami altyapının aleyhine istismar edilemez, suiistimaline geçit verilemez. Hak ve hürriyetlerin istismarında tereddüt hasıl olduğunda, mesele Medeniyet Şurası tarafından vuzuha kavuşturulur.
İzah ve gerekçe: Hak ve hürriyetler, hakiki ve hükmi şahsiyetlere aittir ve onlar tarafından kullanılır. Hak ve hürriyetler, şahsiyet terkibinin inşai unsurudur, bu sebeple şahsiyetin devamı için kullanılması da zarurettir. Şahsiyeti inşa eden unsur, aynı zamanda onun muhafızıdır.
Hakiki ve hükmi şahsiyetin, hak ve hürriyetleri kullanması, kullanmasına imkan ve fırsat verilmesi, şahsiyetin muhafazası cümlesindendir. Hak ve hürriyetlerin kullanılmaması, şahsiyetin yokluğuna delildir. Bu manada hak ve hürriyetlerin kullanılmasına karşı her tecavüz, doğrudan şahsiyete müdahaledir.
Cemiyet ve devlet, hak ve hürriyetlerin kullanılması için ihtiyaç duyulan sahayı açmak, kullanılmasını mümkün kılan fırsatı oluşturmak, bu çerçevedeki her teşebbüsü muhafaza etmekle mükelleftir. Hak ve hürriyetlerin muhtevasını tespit ve tatbikatta ortaya çıkacak sınır tayinini, Medeniyet Şurası yapar. Devlet, hak ve hürriyetlerin muhtevasını tespit, sınırlarını ve kullanma şekillerini tayin hususunda münhasır salahiyete sahip değildir. Devlet (Meclis), hak ve hürriyetlere dair kanun çıkarabilir fakat küçük veya büyük bir ihtilaf ve tartışma zuhur ettiğinde vuzuha kavuşturucu fikir ve ölçüyü beyan edecek nihai mercii Medeniyet Şurasıdır. Hak ve hürriyetler bahsinde devlet, Medeniyet Şurasının telif ettiği fikri, tedvin etmek (kanunlaştırmak) salahiyetine sahiptir ve tanzim edici tasarruf sınırı burasıdır.
Hak ve hürriyetlerin muhafazası, sahibiyle birlikte hem cemiyetin hem de devletin mükellefiyeti altındadır. Cemiyetin mükellefiyeti, cürm-ü meşhut, ihlal ve tecavüzün cereyan ettiğine şahit olanlar içindir. Hak ve hürriyetlere tecavüze veya kullanımına engel olunmasına şahit olan şahıslar ve cemiyet, ahlaki veya hukuki ihlale müdahale etmekle mükelleftir. Cemiyetin gözünün önüne cereyan eden tecavüz veya engelleme fiiline müdahale etmemenin tek mazereti, gücünün yetmemesi ve kendisi için de bir tehlikenin zuhur ihtimalidir. Gücünün yetmediğini ve tehlike zuhurunu şahsın ispat etmesi gerekir. Kendisi için hak ve hürriyet talebinde bulunan herkes, aynı hassasiyetle başkalarının hak ve hürriyetlerini de muhafaza ile mükelleftir. Hak sahibi olmak, başkalarının haklarını müdafaa etmek şartına bağlıdır.
Hak ve hürriyetler, şahsiyetin inşai unsuru olduğu kadar içtimai nizamın da kurucu unsurlarıdır. Hak ve hürriyetlerin mevcudiyeti ve muhafazası için gösterilen hassasiyet ve inanç, aynı derecede istismarına mani olmak hususunda da vakidir. Hak ve hürriyetler ne kadar kıymetliyse, istismarı ve suiistimali o derecede tehlikelidir. Ne var ki hak ve hürriyetlerin kullanılması ile istismar edilmesinin birbirinden tefriki, tatbikatta fevkalade zordur. Hem fikri derinliği cihetiyle idrak zorluğu hem de fiili teşhis cihetiyle tefrik zorluğu mevcuttur. Bu sebeple ihtilaf hasıl olduğunda meselenin vuzuha kavuşturulması Medeniyet Şurasına aittir.

BEŞİNCİ KISIM
-MÜKELLEFİYETLER-

Madde-26-Çalışma mükellefiyeti
Fıkra-1-Her şahıs çalışmakla mükelleftir, çalışmak öncelikle ahlaki bir mükellefiyettir.
Fıkra-2-İşsizlerin “medeniyet müesseseleri”nde gönüllü çalışmaları teşvik ve takdir edilir.
İzah ve gerekçe: Hak ve hürriyetler şahsiyetin, mesuliyet ve mükellefiyetler cemiyetin inşası için şarttır. Hayat; hak ve hürriyetler ile ahlaki mesuliyet ve hukuki mükellefiyetlerin mütekamil manada terkibinden meydana gelir. Hak ve hürriyetler ile mesuliyet ve mükellefiyetlerin muhtevasının ve ölçülerinin ne olduğu mahfuz olmak üzere; insan, cemiyet ve hayat, mezkur terkibin ferdi ve içtimai sahalardaki inşa ve tezahüründen ibarettir. Bu terkip kırılır, çözülür, dağıtılırsa, geriye kalan sadece hak ve hürriyetlerden bahsetmektir ki, bu ihtimalde hak ve hürriyetlerin mukabil terkip unsuru olan mesuliyet ve mükellefiyetler unutulur. Ortaya çıkan hal ise, keşmekeşten ibarettir.
Çalışma mükellefiyeti, paradan ve iktisattan mücerret olarak ahlaki bir vazifedir. Para (ücret), çalışmanın sebebi değil, tabii neticelerinden sadece birisidir. Çalışmanın temel (ve birinci) sebebi, ahlaktır. İşsizlik, çalışmayı para ile mahdut hale getirmenin kaçınılmaz neticelerindendir. Çalışmayı paradan mücerret hale getirmek ve ahlaki vazife olarak izah etmek, işsizliği bir günde sıfıra indirir.
Ücretsiz çalıştırılmak, saf istismardır. Bu sebeple bir insan, başka bir insan tarafından ücretsiz çalıştırılamaz. Ahlaki mesuliyet ve mükellefiyete dayalı olarak çalışmayı ücretten bağımsız şekilde vazife edinen asil bir insana, hiç kimse “gel benim işimde çalış” diyemez. Bu ihtimal, hukuki ve ahlaki manada ağır müeyyidelere bağlanmıştır.
İşsizler, istismarlarına mani olacak şekilde; cemiyet, devlet ve medeniyet faydasına olmak üzere, “Medeniyet Müessesesi Nişanı” almış kuruluşlarda ücretsiz çalışabilir, çalışmalıdır. Bu hususta devletin sigorta pirimi gibi, gıda ve yakacak türünden destek ve teşvikler vermesi gibi kanuni, yardım kuruluşlarının benzer yardım ve teşvikleri gibi ahlaki altyapılar kurulmalıdır.

Madde-27-Ailenin maişetini temin mükellefiyeti
Fıkra-1-Aile reisi, ailenin maişetini teminle mükelleftir.
Fıkra-2-Gelir sahibi her şahsiyet, ihtiyaç halinde geniş ailenin (baba, anne, dede, nine) maişetinin teminle mükelleftir.
İzah ve gerekçe: Aile reisi, ailenin maişetini teminle mükelleftir. İşsizlik bahanesi yoktur, sadece çalışmaktan imtina eden tembel ve ahlaksız insanlar vardır.
İşsizlerin medeniyet müesseselerinde çalışmaları şartıyla maişetinin asgari seviyede de olsa karşılanması için vakıf ve benzeri teşkilatların kuruluşu teşvik edilmelidir. Ülkenin bugün itibariyle içinde bulunduğu yardım anlayış ve faaliyetleri “kör” şekilde devam ediyor. Bir içtimai nizam idrak ve tesisi ufukta görünmüyor. İşsize, işi ve parası olmadığı için yardım etmek, tembelliği teşvik etmektir. Ailede çalışacak işgücü olmayan mağduriyetler istisna olmak üzere, çalışacak insanlara yardımın medeniyet müesseselerinde çalışma şartına bağlanması, ülkedeki mevcut yardım faaliyetleri için yıllık toplanan para miktarına bakılınca, ek bir maliyet getirmeyecektir. Mesele içtimai nizam anlayışında gizlidir, bu olmayınca “yardım” meselesi, içinde olduğu içtimai nizam anlayış havzasından müstakil olarak anlaşılmakta ve “kör” şekilde yapılmaktadır.
Evlat, para kazanmaya başlayınca ailesinden (ebeveyninden) ayrılamaz, yani onlarla bağını koparamaz. Ebeveynin çocuğa karşı mükellefiyetleri olan bakım ve giderlerini karşılama vazifesi, evladın imkan sahibi olmasıyla istikamet değiştirir ve ebeveyne bakma mükellefiyetine dönüşür. Geniş aile, aynı evde olup olmamasına bakılmaksızın içtimai müessese olarak mevcut olmalı ve muhafaza edilmelidir. Kendisine bakmayan evladına karşı ebeveyn, ihtiyaç duyarsa mahkemeye müracaat ile nafaka talebinde bulunabilir.

Madde-28-Her ferdin şahsiyet inşasına yardım etme mükellefiyeti
Fıkra-1-Tek tek her ferd, toplu olarak cemiyet, teşkilatlı olarak devlet, her ferdin şahsiyet inşasına yardım etmekle mükelleftir.
Fıkra-2-Şahsiyet inşasındaki yardım mükellefiyetinin muhtevasını ve hududunu Medeniyet Şurası tespit ve tayin eder.
İzah ve gerekçe: Şahsiyet inşası, yalnız başına altından kalkılacak kadar kolay bir iş değildir. Şahsiyet inşası insanın zihni ve kalbi derinliklerinde gerçekleşse de, içtimai havza ve devletin teşkilatlı varlığı, şahsiyet inşasına engel olacak kadar müessir, yardımcı olacak kadar mühimdir. Mesele sadece maarif nizamının katkısından da ibaret değil, hayatın deveranındaki ahlak ve asalet muhtevası doğrudan müessirdir. Hayatın ferde bakan ciheti, tamamen şahsiyetin inşasına ve muhafazasına matuftur.
Fertler öncelikle kendi şahsiyetlerini inşa ile mükelleftir, bununla birlikte başka bir ferdin şahsiyetini inşasına yardım etmek, kendi şahsiyetini inşa faaliyetine dahildir. Kendi şahsiyet inşasını, başka bir ferdin şahsiyetini imha ederek gerçekleştiremez.
Cemiyet, kendini teşkil eden her ferdin şahsiyetini inşa etmesine yardımcı olmakla mükelleftir, keza her şahsiyeti muhafaza etmek de buna dahildir. Cemiyet, bünyesindeki fertlerin şahsiyetlerini yok ederek içtimai nizam tesis edemez, her ferdin şahsiyet inşası için ihtiyaç duyacağı sahayı açmak ve ona tahsis etmekle mükelleftir.
Devlet, ülke ve millet üzerindeki hakimiyetini, şahsiyetleri imha ederek tesis edemez, bedeli şahsiyet imhası olan hiçbir hakimiyet alameti ve tatbikatı caiz değildir. Devletin her memuru ve her teşkilatının birinci vazifesi, şahsiyeti muhafaza etmektir. Amir ve memur tedrisatının baş mevzularından birisi, şahsiyetin inşası ve muhafazası olmalıdır.
Şahsiyet inşasındaki yardım mesuliyet ve mükellefiyeti, tabii olarak Medeniyet Şurası tarafından tespit ve ilan edilir.

Madde-29-Cemiyete intibak ve cemiyeti ıslah mükellefiyeti
Fıkra-1-Ahlaklı ve sıhhatli bir cemiyetin inşasından her şahıs ve kuruluş mesuldür.
Fıkra-2-Ahlaklı ve sıhhatli cemiyete intibak, her şahsın ve kuruluşun mükellefiyetidir.
İzah ve gerekçe: Şahsiyet ile cemiyet arasındaki münasebet ağı, sıhhatli ölçüler üzerine bina edilir. Sıhhatli ölçüler, Medeniyet Şurası tarafından tespit edilir. Bu çerçevede, her şahıs ve kuruluş, sıhhatli ve ahlaklı bir cemiyet inşasında mesuliyet sahibidir. Ahlaklı ve sıhhatli cemiyet inşasında alınan mesafe, aynı zamanda şahısların ona intibak etme mükellefiyetini de tayin eder.
Şahsiyet ve cemiyet birbirinden tefrik edilemez, birbirine karşı istiklalini ilan edemez. Bu dereceye ulaşan bir çözülüş, hem şahsiyetin muhtaç olduğu içtimai havzayı hem de cemiyetin ihtiyacı olan temel sütunu (şahsiyeti) yok eder.

Madde-30-Millete, memlekete ve devlete sadakat ve devlet kuruluşlarını tenkit ve şikayet mükellefiyeti
Fıkra-1-Sıhhat ve vücut tamamiyetine sahip her erkek şahıs, askerlikle mükelleftir
Fıkra-2-Hakiki ve hükmi her şahsiyet; millete, memlekete ve devlete sadakat mükellefiyeti altındadır.
Fıkra-3-Hakiki ve hükmi her şahsiyet, cemiyet ve devleti tenkit ve şikayetle mükelleftir. Tenkit ve şikayet; şahit olunan yanlışın, ihmalin ve sorumsuzluğun ilgili merciine intikal ettirilmesidir. Bu silsile, “Başkan”a kadar devam eder.
İzah ve gerekçe: Her şahıs, millete, memlekete ve devlete sadakat borcu altındadır. Sadakat, hayatın temel sütunlarından birisidir, o olmadığında hayat kaosa sürüklenir. Ne var ki şahısların sadakati, cemiyet ve devletin sıhhat şartına bağlıdır. Bu manada sadakat mükellefiyeti, tenkit ve şikayet mükellefiyetiyle terkip edilmiştir.
Tenkit ve şikayet bir hak değil, onun çok ötesinde bir mükellefiyettir. Hiçbir şahıs, şahit olduğu bir menfi tatbikatı görmezden gelemez. Yanlışı görmezden gelmek, ona ortak olmaktır. Yanlışa müdahale etmek, şahsiyet olmanın tabii neticelerindendir. Tenkit ve şikayet, boş zamanları işgal eden laubali konuşmalar değil, bizzat merciine durumu intikal ettirmektir.

Madde-31-Nizama riayet ve nizamın muhafazası mükellefiyeti
İzah ve gerekçe: Hayatın nizami akışını temin etmek, nizami deverana riayet etmek, her hal ve şartta nizami işleyişi muhafaza etmek gerekir. Nizam, kendi başına birçok marazın tedavisi, bir çok problemin çözümüdür. Nizam, bizzat hayattır, keşmekeş (kaos) ise ölüm… Nizami işleyişe müdahale etmek cürüm, nizami işleyişi temin etmek mükafat sebebidir.

İKİNCİ KİTAP
-CEMİYET-

BİRİNCİ KISIM
-TARİF, TAVSİF VE HEDEF-

Madde-32-Cemiyet; hakiki ve hükmi şahsiyetler ile hükmi şahsiyet iktisap etmemiş içtimai bünyelerin hayatı nizami çerçevede yaşamalarını mümkün kılan insani havzadır.
İzah ve gerekçe: Cemiyetin kurucu unsurları, hakiki ve hükmi şahsiyetlerdir. Hükmi şahsiyeti iktisap etmemiş içtimai bünyeler ise oluş sürecine giren müstakbel hükmi şahsiyetlerdir. Oluş sürecini muhafaza altına almamak, neticeyi teminat altına almamaktır. Bu sebeple cemiyet, oluş sürecini de dahil olmak üzere üç kurucu amile sahiptir.
Cemiyet, kurucu unsurlar tarafından inşa edildiği gibi, cemiyet havzası da kurucu unsurların imkanlarını hazırlamak ve onları muhafaza etmekle vazifelidir. Cemiyet, kurucu unsurların sütunları üzerinde yükselir ama aynı zamanda cemiyet, kurucu sütunları muhafaza eden bir kubbe vazifesi görür.

Madde-33-Cemiyet; ahlaki mesuliyet ve hukuki mükellefiyetin, hak ve hürriyetlerle harmanlanarak ulaştığı mütekamil seviyedeki içtimai muvazenenin adıdır. Cemiyet; mütekamil seviyedeki muvazenenin nizami deveranını arayan büyük oluş havzasıdır.
İzah ve gerekçe: Cemiyet; hukuki mükellefiyetlerle sınırları ve temel ölçüleri tespit edilen ama ahlaki mesuliyet ile inşası gerçekleştirilen büyük insani oluş havzasıdır. Sadece hukuki kurallarla tanzim etme çabası, hayatın asalet hamuru olan fedakarlık, feragat, diğerkamlık, cömertlik, alicenaplık gibi unsurları görmez. Zira bu türden insani vasıfları hukuku olmaz, hukuki tarif ve tanzimi yapılamaz. Ahlakı diri tutmak, şahsiyet ve cemiyette müessir kılmak, müesseselerini yoğun ve yaygın şekilde inşa etmek lüzumu açıktır. Bunun için bir müesseseye ihtiyaç vardır, o müessese Medeniyet Şurasıdır. Böyle bir itibar ve itimat merkez inşa edilmediğinde, ya ahlak yok sayılır ve fertlere bırakılır ya da devletleştirilir ve hukuk kuralları haline getirilir, her iki ihtimal de ahlakın imhasıdır. Hak ve hürriyetler, hukuk tarafından keskin şekilde (maddi müeyyideyle) muhafaza altına alınırken, muhtevasına ahlak üfleyerek canlandırılması, kullanılması esnasında ortaya çıkacak muhtemel ihtilafların doğumuna fırsat verilmemesi gibi imkanlar oluşturulmalıdır.
Bir ülkede (Türkiye’de olduğu gibi) sadece hak ve hürriyetlerden bahsediliyor ama mesela vazife, mesuliyet ve mükellefiyetlerden hiç bahsedilmiyorsa, o ülkede ferd ruhen, cemiyet ahlaken, devlet hukuken çözülmüştür. Kısaca hayat çürümüş, dağılmış, istikametini kaybetmiştir.

Madde-34-Cemiyet, ihtiyaçlarını karşılamak ve ihtilaflarını halletmek hususunda içtimai bünyeler oluşturmak ve içtimai müesseseler inşa etmek hak ve hürriyetine maliktir.
İzah ve gerekçe: Milleti ve cemiyeti atomlarına (fertlerine) kadar bölmek, her insanı yalnız başına bırakmak, modern devletin hakimiyet stratejisidir. Yalnızlaşan insan, kolay korkutulan, kolay yönlendirilen, kolay idare edilen zayıf bir varlık haline gelir. Devlet, milleti ayakta tutamaz ancak ona hakim olabilir, oysa millet devleti ayakta tutabilir. Bunun ön şartı ise cemiyetin, mümkün olduğunca devlete ihtiyaç duymadan kendi ihtiyaçlarını karşılamak, ihtilaflarını halletmek istidadını ve maharetini kazanması, bunun için içtimai müesseseler kurabilmesidir. Devlet muhakkak ki zarurettir ve büyük işleri vardır. Devletin büyük işlerini yapabilmesini bir şartı da, cemiyetin mümkün olduğunca kendi işlerini kendisinin görmesidir. Bu ve daha birçok sebeple cemiyet, kendi müesseseleri kurma anlayışına, iradesine ve cehdine sahip olmalı, devlet de bu türden teşebbüsleri teşvik etmelidir.

Madde-35-Cemiyet, hayatını idame ettirebilmek hususunda devlete olan ihtiyacını ne kadar azaltırsa, medeniyet seviyesini o derecede yükseltmiştir.
İzah ve gerekçe: Bir cemiyetin medeniyet seviyesi, hayatını maddi müeyyideye ihtiyaç duymadan yaşama nispetincedir. Maddi müeyyide yani hukuk, bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kuvvet ile sağlar. Bir cemiyet, kendi işlerini halletmek için maddi müeyyideye ne kadar az ihtiyaç hissediyorsa, o nispette yüksek bir anlayış ve ahlak seviyesine sahiptir. Zor kullanmak, zarurete mebnidir ve bunun dışında izahı kabil değildir. Zor kullanmak, insani bir hususiyet değil, hayvani bir özelliktir, insana kullanılması zaruret haline geldiğinde ise insanın hayvani vasıfları zuhur etmiş demektir. Devlet; doğru, iyi, güzel bir işin yapılması için kuvvete başvurmak durumunda kalıyorsa, hayvan çiftliği yönetmektedir. Tam da bu sebeple cemiyet, bünyesini inşa etmek ve hayatını devam ettirebilmek için ahlakla iktifa ediyorsa, insanileşme sürecinin zirvesine çıkmıştır.

Madde-36-Devlet ve cemiyet arasındaki irtibat ve münasebet; ancak devletin yapabileceği zaruri işler mahfuz olmak üzere, cemiyet tarafından kurulur.
İzah ve gerekçe: Devlet bir zarurettir fakat cemiyetin zaruretidir. Bu sebeple cemiyet (millet) devlete mukaddemdir. Devlet, cemiyet (millet) olmadan kendiliğinden lüzum ve zaruret iddiasında bulunamaz, zaruretinin ve lüzumunun kaynağı millettir. Bir şeyin kaynağı, esere mukaddemdir ve eserden daha kıymetlidir. Devlet ile millet arasındaki illiyet irtibatı, devletin baba cemiyetin evlat değil, tam aksine cemiyetin (milletin) baba devletin ise evlat olması şeklindedir. Çünkü devlet, millet inşa edemez, millet ihtiyacı nispetinde bir devlet kurar. Bu sebeple devlet ile cemiyet arasındaki münasebet, cemiyet tarafından kurulur, muhtevası ve sınırları cemiyet tarafından tayin edilir. Ancak devlet teşkilatı ile yapılabilecek işler tabii ki müstesnadır.

Madde-37-Cemiyetin, şahsiyet ve devletle münasebetleri
Fıkra-1-Cemiyet, şahısların kendine riayet etmelerini talep hakkına sahip olduğu gibi fertlerin şahsiyet hak ve hürriyetlerini muhafaza ile mükelleftir.
Fıkra-2-Cemiyet, kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayabildiği nispette devletin müdahalesini reddetme hakkına sahiptir. İhtiyaçlarını karşılayamadığı nispette devletten talep hakkı mevcuttur.
Fıkra-3-Cemiyet, devlet ile münasebetlerini; hukuki nizam ile içtimai nizamın mütekamil muvazenesinde arar ve kurar. İçtimai nizam ile hukuki nizamın biri diğerine tercih edilmez.
İzah ve gerekçe: Cemiyet, şahsiyet ile devletin arasındaki ana sütundur. Şahsiyetlerle önce kendini inşa eder, sonra kendi bünyesiyle devleti inşa eder. Cemiyet (millet), şahsiyetleri bünyesinde toplayan, devleti de bir kubbe gibi üzerine örten temel yapıdır. Devleti kubbe gibi başının üstüne alması, devletin kendinden daha kıymetli olmasından değil, şemsiyenin baş üstünde tutulmasının başı muhafaza maksadına dönük olmasındaki hikmet gibidir.
Cemiyet ana sütundur, bu sebeple şahısların kendine riayetini talep edebilir, bununla birlikte cemiyetin ana sütunu olan şahsiyeti ve onun hak ve hürriyetlerini muhafaza ile mükelleftir. Cemiyet ile şahsiyet arasındaki münasebet, mütekabiliyet esası üzerine bina edilmiştir.
Cemiyet, kendi varoluşunu gerçekleştirme hakkına sahiptir. Devlet, cemiyetin kendi varoluş sürecini gerçekleştirme ihtiyacının teşkilatlı halidir. Devleti cemiyetten müstakil bir varlık halinde düşünme itiyadı, aradaki illiyet irtibatını çözmüştür. Bu marazi bir durumdur ve illiyet irtibatının tekrar kurulması ve aslına irca edilmesi şarttır. Cemiyet, varoluş sürecini kendi başına gerçekleştirebildiği nispette devletin geri çekilmesi ve saha açması şarttır.
Devlet hukuk nizamına tabidir ve onun mümessilidir, cemiyet ahlak nizamına tabidir ve onun mümessilidir. Hukuk nizamı ile ahlak nizamı arasında mütekamil bir muvazene kurulmalı ve birini diğerine tercih etmek zarureti ortadan kaldırılmalıdır. Meselenin özü, ikisi arasında tercih yapma zaruretinin şartlarını ortadan kaldırmak, tercih yapmak zorunda kalmamaktır. Cemiyetin bu hususta gayret etmesi, devletin de gerekli tedbirleri alması şarttır.
Bu meseledeki ihtilafların izah ve çözüm mercii, tabii olarak Medeniyet Şurasıdır.

İKİNCİ KISIM
-İÇTİMAİ HAYAT-

Madde-38-İçtimai hayat; ferdi hak ve hürriyetler ile içtimai mesuliyet ve mükellefiyetlerin mütekamil nizam ve terkip ahenginden müteşekkildir. Ferd; cemiyetin nizamını, cemiyet; ferdin hak ve hürriyetlerini ihlal edemez, aksine muhafaza etmekle mükelleftir.
İzah ve gerekçe: Hayatın sadece hak ve hürriyetler üzerine kurabileceği düşüncesi yayılıyor. Hiç kimse mesuliyet ve mükellefiyetten bahsetmiyor, bunlara yanaşmıyor. Oysa hak ve hürriyetler, mesuliyet ve mükellefiyetin mükafatıdır, mesuliyet ve mükellefiyetler hak ve hürriyetlerin bedelidir. Hak ve hürriyetler ile mesuliyet ve mükellefiyetler, bir paranın iki yüzü gibidir, bir tarafı hak diğer tarafı mesuliyet… Dünya bir zamandan beri sürekli hak ve hürriyetler bahsetmekte, hayat altyapısını sadece hak ve hürriyetlerle kurmaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım, muhali mümkün kılma çabasıdır ve beyhudedir.
Sadece hak ve hürriyetlerden bahsetmek, liberal-kapitalist dünyanın bir hilesidir. Hak ve hürriyetlerin kullanılabilmesi imkan ve iktidar (kuvvet) ister. Mesela seyahat hak ve hürriyeti, belli bir mali güce sahip olmayı ister. İmkan vermediğiniz insana hak ve hürriyet vermenizin bir anlamı yoktur. Liberal-kapitalist dünyanın sürekli hak ve hürriyetlere vurgu yapması, buna mukabil mesuliyet ve mükellefiyetlerden bahsetmemesi, hak ve hürriyetleri kullanabilme imkanına sahip kapitalist sınıfa imtiyaz tanımak, buna karşılık o sınıfın fakirlere karşı hiçbir mesuliyet ve mükellefiyet yükü altına sokulmamasıdır. Hak ve hürriyetler sihirli bir tesire sahip olduğu için yayılmakta, insanlar ne olduğunu bile anlamadan bu dalgaya kapılmaktadır. Oysa zengin ve fakire aynı hak ve hürriyeti tanımak, buna mukabil ikisine de mesuliyet ve mükellefiyet yüklememek, hak ve hürriyetlerden sadece zenginin faydalanmasını, fakirin ise sadece kağıt üzerinde sahip olmasına sebep olur. Bu ihtimalde fakirler, adı konulmamış bir kölelik düzenine mahkum olur.

Madde-39-İçtimai hayatın tanziminde hukuk; müeyyideye bağlanmış net ölçüler manzumesidir ve doğru olanı arar. Ahlak; hayatı iyileştiren ve hukukun keskin kaideleriyle tanzim edemediği boşlukları dolduran kaideler yekunudur. Edep; hayatı güzelleştiren, hukuka ihtiyacı asgari seviyeye indiren asalet ve zarafet kaynağıdır.
İzah ve gerekçe: İçtimai hayat; derece derece hukuk, ahlak ve edep tarafından tanzim ve inşa edilir. Hayatı, hukuk, ahlak ve edepten herhangi birinin sırtına yüklemek idraksizliktir, çünkü bunlardan birisi hayatın tüm yükünü taşıyamaz. Hayat, üç sütun üzerine bina edilir, hayatın yükünü de en az bu üç sütun taşır. Birindeki zafiyet, yozlaşma, çürüme, diğerlerine artı yük olarak intikal eder ve onu da çürütmeye başlar.

Madde-40-Hukuk devlete, ahlak cemiyete, edep ferde emanet edilmiştir. Medeniyet Şurası; üç manzumenin, üç insani oluş merkezinde inşa, ikame ve muhafazasıyla mesul tefekkür karargahıdır.
İzah ve gerekçe: Devlet, hukuk nizamıdır, bu sebeple hukuk devlete emanet edilmiştir. Hukukun devlete emanet edilmesi, devletin her zerresiyle hukuka tabi olmasıdır. Devletin hukuku muhafaza etmesi, ona tabi olmasıyla mümkündür. Cemiyet ahlak nizamıdır, ahlak cemiyete emanet edilmiştir. Ahlakın cemiyete emanet edilmesi, cemiyetin ahlaka tabi olmasıdır. Şahsiyet edep nizamıdır, bu sebeple edep şahsiyete emanet edilmiştir, şahsiyet edebe tabidir.
Şahsiyet edeple mukayyettir, edep ruhi müeyyidenin tezahür çerçevesidir. Ruhi müeyyidenin temel tezahürü iradedir, irade etmeyen insanda şahsiyet inşa ve terkip edilmemiştir. Cemiyet ahlakla mukayyettir, ahlak içtimai müeyyidenin kaynağıdır. İçtimai müeyyidenin olmadığı cemiyette ahlak, var olamaz, kendini muhafaza edemez. Devlet hukukla mukayyettir, hukuk maddi müeyyidenin kaynağıdır. Maddi müeyyidenin olmadığı yerde devlet yoktur.
Hayat; şahsiyet, cemiyet ve devlet sütunları üzerinde durur. Hayatın muharrik kuvvetleri ise ruhi müeyyide olan irade, içtimai müeyyide olan ahlak ve maddi müeyyide olan hukuktur. Birisi hayattan çekildiğinde yük diğerlerine biner fakat hiç biri diğerinin yükünü taşıyacak mahiyette değildir. Bu sebeple, birinde çürüme başladığında, hızlı şekilde müdahale edilmezse, çürüme diğerlerine sirayet eder.

Madde-41-Cemiyet; içtimai bünyedeki her boşluğu tespit etmek, her sahayı doldurmak, her yanlışı teşhis etmek, nihayet içtimai hayatın tüm altyapısını muhakkak surette fikren, mümkün olduğunca fiilen doldurmak hak ve mesuliyetine sahiptir.
İzah ve gerekçe: Cemiyet, kendi bünyesini kendisi inşa ve ikmal etmelidir. Bu seviyede anlayış ve ahlak sahibi olmalıdır. Bunun mümkün olup olmayacağına dair münakaşalar yapmak yerine, nasıl mümkün olacağı, şartlarının ve imkanlarının neler olduğu meselesi üzerinde durulmalıdır. İmkan olmazsa oluş gerçekleşmez, yol açılmazsa mesafe alınmaz. Kadimde bunun misalleri vardır, yine mümkündür.

Madde-42-Cemiyet; içtimai hayatın her sahasını ve mecrasını, şahit olduğu nispette takip, idrakince murakabe, kudretince müdahale ile mesuldür.
İzah ve gerekçe: Bir cemiyet anlayış ve şuurunun oluşması şarttır. Cemiyet bir bünyedir, cemiyetteki her fayda ve her zarar tüm mensuplarına yansır. Tek tek hiçbir ferd, toplu olarak tüm cemiyet, içtimai hayatta cereyan eden hiçbir menfi oluş ve tezahüre bigane kalamaz. Şahit olduğu her menfi hali takip, idraki yettiğince murakabe, kudretinde müdahale etmelidir.

Madde-43-Hukuki mahiyet taşımayan tüm içtimai ihtilafların halli, Medeniyet Şurasına aittir.
İzah ve gerekçe: İdrak ve dikkat devlete yoğunlaşmış durumda… Her meselenin hal mercii olarak devlet görülüyor, bu sebeple de devlet üzerinde dehşetengiz bir mücadele sürüyor. Hiçbir ferd ve hiçbir fikriyat “olmak” çabasında değil ama herkes ve her cereyan devlete sahip olmak niyetinde. Devletin ehemmiyetini inkar etmeksizin söyleyelim ki, ferdi ve içtimai oluş sürecini ikmal etmek bir tarafa, böyle bir ihtiyacı hissetmeyecek kadar idrakten uzak kalabalıkların devleti ele geçirmesi halinde ortaya çıkacak olan sadece vahşettir. Devlet; adaletin vasıtası veya vahşetin meşruiyet kılıfı olabilecek bir iktidar temerküzüdür, insanlık tarihinde ikincisinin birincisinden çok daha fazla olduğu ise sabittir. Bu iki ihtimal arasındaki sınır çok narindir, kolaylıkla aşılabilir. Bu sebeple devletin dışında bir idrak ve ahlak karargahına olan ihtiyaç had safhadadır.
İçtimai hayatın ölçülerini tayin edecek, içtimai meseleleri halledecek, böylece devletin müdahale ihtiyacını asgariye indirecek müessese, Medeniyet Şurasıdır. İlmi, fikri, ahlaki ölçüleri tespit, tayin ve ilan edecek bir müessese olmadığı takdirde her ihtilafın halli devletten beklenir, bu ihtimalde devlet sürekli güçlendirilmek ve sürekli hayata müdahale etmek durumunda kalır.

Madde-44-İçtimai müesseseler, hukuki murakabe cihetiyle devlete, medeni murakabe cihetiyle Medeniyet Şurasına tabidir. Medeniyet Şurası, ehliyet ve liyakat şartlarına malik içtimai müesseselere “Medeniyet Müessesesi Nişanı” verebilir.
İzah ve gerekçe: İçtimai müesseseler, bir hukuki altyapıya sahiptir, bu sebeple hukuki murakabeye tabi olmaları lüzumu açıktır. Fakat murakabenin sadece hukuki çerçeveyle sınırlı kalması, şekil denetiminden ibaret hale getirir ve muhteva kıymetsizleşir. Muhteva yoksa şeklin (suretin, ambalajın) ne kıymeti olabilir. Medeniyet Şurası, içtimai müesseseleri muhteva cihetiyle murakabe altına almalı, müeyyide mahiyetinde değil mükafat kıymetinde “medeniyet müessesesi nişanı” vermelidir. Bu durumda Medeniyet Şurası, inkişaf ve terakkinin muharrik merkezi haline gelir.

ÜÇÜNCÜ KISIM
-İKTİSADİ HAYAT-

Madde-45-Çalışmak, iktisadi ihtiyaçtan müstakil olarak ahlaki mesuliyettir.
İzah ve gerekçe: İçtimai hayat ve onun bir cüzü olan iktisadi hayat, hukuk tarafından çerçevesi ve esasları tespit edilmiş olarak ahlaki altyapıya kavuşturulmalıdır. İçtimai nizam, tüm cüzlerine aynı derecede saridir ve müessirdir. Bu cümleden olarak iktisadi hayat, önce içtimai nizam ve onun kaynağı olan ahlak tarafından kuşatılmıştır. Alt sistemler, üst sistemlerden daha kıymetli değildir, iktisadi hayat, içtimai hayatın bir parçası olarak alt sistemdir. Bu manada çalışmak, sebebini içtimai-ahlaki çerçeveden ve kaynaklardan alır, neticesini ve verimlerini iktisadi hayatta izhar eder. Demek ki çalışmak ahlaki bir mesuliyettir.

Madde-46-Ferden veya müştereken mülkiyet edinmek ve iktisadi teşebbüste bulunmak serbesttir.
İzah ve gerekçe: Hakiki ve hükmi şahsiyetler mülkiyet edinebilir, her türlü iktisadi teşebbüs ve faaliyette bulunabilir. İktisadi faaliyetlerin meşruiyet sınırı kanunla tespit ve tanzim edilir. Hususi mülkiyet, insan tabiatının muharrik kuvvetlerinden ve hayatın deveranını mümkün kılan ana mecralardan birisidir. Ret ve men edilmesi, hayatın hareket ve deveran kaynaklarından birinin kesilmesidir.

Madde-47-Yabancıların memleket sınırları içinde mülkiyet edinmesi ve iktisadi faaliyette bulunması ile bunların men ve tahdit edilmesi “Meclis”in tasarrufundadır, kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Bu mesele umumiyetle mütekabiliyet esasının tatbikatına dair bir imkandır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının başka ülkelerde mülk edinme imkanından fayda bekleniyorsa, o ülkelerin vatandaşlarının da Türkiye’de mülk edinmesi mümkündür.

Madde-48-Müşterek mülkiyet edinmek ve müşterek iktisadi faaliyetlerde bulunmak, tahdide tabi tutulmaksızın kanunla tanzim edilir, bu cümleden olarak şirket nevileri tespit edilir.
İzah ve gerekçe: Müşterek hareket etmek, içtimai hayatın altyapısını tesis eder. Ferdiyetin aşırı derecede rağbet ve revaç görmesi, hayatın içtimai altyapısını çökertir. Cemiyetin seviyesindeki artış, müşterek iş yapma maharetiyle paraleldir. En netameli mesele mülkiyet ve şirket olduğuna göre, müşterek mülkiyet ve müşterek iktisadi teşebbüslerin artışı ve başarısı, cemiyet olmanın temellerinden ve alametlerindendir. Büyük işlerin ve yatırımların büyük sermayeye ihtiyaç duyması, müşterek iktisadi faaliyeti zaruri hale getirmektedir.

Madde-49-İktisadi sahada millet, memleket ve devlete mühim katkılar sağlayacak olan tetkik, keşif ve imal faaliyetleri devlet tarafından teşvik ve muhafaza edilir, bunun için ihtiyaç duyulan resmi müesseseler ihdas ve inşa edilir.
İzah ve gerekçe: İktisadi hayatın nizami akışını temin, nizami deveranını tesis etmek için resmi müesseseler kurulması ihtiyacı açıktır. İktisadi emniyeti temin etmek için sevk ve idare edici müesseselere ihtiyaç olduğu gibi, harici müdahalelerin önünü kesmek için de müessese ihtiyacı vardır. Dayanıklı bir iktisadi altyapı kurmak, sıhhatli bir iktisadi zemin oluşturmak, emin bir ticari çerçeve kurmak için devletin denetimine ihtiyaç duyulması tabiidir. Devletin iktisadi hayata müdahalesi, iktisadi deveranın tabii hızını azaltmayacak nispette olmalı, tam aksine emniyetli bir hayat altyapısı kurarak deveran hızını artıracak imkanlar hazırlamalıdır.

Madde-50-İktisadi sahadaki teşkilatlanmalar serbesttir, işçi ve işveren teşkilatları mümkün ve meşrudur.
İzah ve gerekçe: Mevzuata aykırı olmamak üzere iktisadi sahadaki her türlü teşkilatlanma serbesttir. Hayatın her sahasında olduğu gibi, iktisadi sahada da milletin teşkilatlanması, müşterek hareket etmesi, cemiyet olmanın tabii tezahürlerindendir. Devlet, bu hususta engelleyici bir irade ve tedbir alamayacağı gibi teşvik edici ve yol açıcı tedbirler almakla mükelleftir.

Madde-51-Meslek teşekkülleri lüzumlu ve zaruridir, tesis ve idaresi kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Her mesleğin bir teşkilat bünyesinde cem olması, hem hayatın hem de mesleklerin tabiatı gereğidir. Meslek kuruluşlarının hukuki çerçevesi kanunla tanzim edilir, muhtevası ve ahlaki esasları ise Medeniyet Şurası tarafından…

DÖRDÜNCÜ KISIM
-SİYASİ HAYAT-

Madde-52-Reşit her şahsiyet siyasi faaliyette bulunmak hak ve hürriyetine maliktir. Memurların siyaset yapma sınırı veya siyasetten men edilmesi kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Siyasi saha, hayatın temel alanlarından birisidir, reşit tüm vatandaşlara açıktır. Siyasi kast sisteminin oluşturulmasına dönük her türlü teşebbüs ağır şekilde cezalandırılır. Bununla birlikte siyasi hayatın seviyesinin yükseltilmesine dönük seçilme şartlarındaki ehliyet ve liyakat tespitleri, siyasi kast oluşturma şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.

Madde-53-Meclis ve Başkanlık seçimlerine katılmak, seçilmek ve devleti idare etmek için siyasi teşkilatlanma serbesttir.
İzah ve gerekçe: Siyasi teşkilatlanmalar serbesttir. Tek siyasi teşkilat cinsi olarak partilerin kabulü, siyasi hayatı daraltmakta ve sıhhatini bozmaktadır. Partilerle birlikte başka türlü siyasi teşekküllerin kurulması ve idare edilmesi serbesttir. İçtimai müesseselerin tamamı siyasi faaliyette bulunabilir, şu kadar ki, kuruluş nizamnamesinde tespit ve ilan etmeleri şarttır.
Siyasi hayatın daraltılmasına dönük tedbirler gayrimeşrudur. Siyasi hayata dair kanun ve Başkanlık tasarrufları gibi tanzim edici metinler, o sahanın daraltılmasına matuf olamaz. Tek siyasi teşkilatlanma çeşidi olarak partilerin kabulü, siyasi hayatın daraltılmasına dönük bir müdahaledir, bu cendereden çıkılması gerekir.

Madde-54-Siyasi teşkilatlar kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Siyasi teşkilatlanmalar, teşkilat çeşitleri veya içtimai teşkilatların siyasi faaliyet göstermesi gibi meseleler de dahil olmak üzere kanunla tanzim edilir.

Madde-55-Siyasi teşebbüs ve faaliyetlerin sınırı, içtimai nizamın altyapısına zarar verecek kadar genişletilemez, içtimai nizamın altyapısının ne olduğu Medeniyet Şurası tarafından vuzuha kavuşturulur.
İzah ve gerekçe: Siyasi hayat veya iktisadi hayat, içtimai nizamın birer cüzüdür. İçtimai nizam ve bu nizamın altyapısı, siyasi veya iktisadi teşkilatlar ve faaliyetlerle zarara uğratılamaz. Siyasi faaliyetler, hiçbir zaman içtimai nizamın altyapısını çökertecek dereceye kadar genişletilemez. Siyasi ihtilaflar, içtimai ihtilaflar haline getirilemez. Siyasi cereyanlar, farklı cemiyet bünyeleri oluşturamaz. Bu hususta meydana gelecek ihtilaflar, Medeniyet Şurası tarafından izah ve hal edilir.

ÜÇÜNCÜ KİTAP-DEVLET

BİRİNCİ KISIM
-TARİF, TAVSİF VE HEDEF-

Madde-56-Hakkın alınması için mücadele edilmesi gereken bir ülkede devlet yoktur. Devlet; hakiki veya hükmi şahsiyetlerin müracaatı ile tüm müesseselerinin yüksek bir hassasiyet ve cevvaliyetle çalışıp, hakkı sahibine teslim eden büyük teşkilatın adıdır.
İzah ve gerekçe: “Hak verilmez, alınır” türünden sözler anarşizmin tezahürüdür. Bu sözün doğru olduğu ülkede devlet yoktur, çıplak güçten ibaret bir iktidar mekanizması vardır. Milletin devlet kurmasındaki temel maksat, hakkın halk tarafından mücadeleyle alınması ihtiyacını ortadan kaldırmaktır. Bir ülkede hakiki veya hükmi şahsiyetlerin, hakkını alması için sadece müracaat etmesi kafi geliyorsa, o ülkede devlet vardır, aksi her ihtimalde eşkıya düzeni kurulmuştur.
Bir ülkede haklar belli değilse, o ülkede devlet kurulamaz. Hak ve hürriyetler, devletten önce mevcut ve vazıhtır. Zaten devlet, sabit olan haklar üzerinde ve onlarla birlikte kurulur. Hak ve hürriyetler, devlet teşkilatının kurucu unsurları ve gerekçesidir.
Devlet, hak kaynağı değildir, hakları tarif eden ve istediği gibi dağıtan bir merci ve teşkilat da değildir. En kötü devlet (ki devlet değildir o), hak ve hürriyetler üzerinde özel mülkiyet kuran devlettir. Hak ve hürriyetler üzerindeki hususi mülkiyet, insanlarındır. Hak ve hürriyet, insan olmanın tabii ve zaruri neticesidir ve şahsiyetin mütemmim cüzleridir. Cemiyette yaşayan herkesin hak ve hürriyetleri anlaması ve riayet etmesi halinde devlete olan ihtiyaç asgari seviyeye iner, bu durum tüm dünyaya şamil olsa devlete olan ihtiyaç sıfıra iner.
Hak ve hürriyetlerin tespit ve tarifi, münhasıran Medeniyet Şurasına aittir, devlet ise bunları muhafaza etmek ve sahibine teslim etmekle mükellef büyük teşkilattır.

Madde-57-Devlet; şahsiyet ve cemiyetin tabii ve zaruri teşkilatlılık halidir, kendini şahsiyet ve cemiyetten üstün görmez, şahsiyet ve cemiyetin medeniyet yürüyüşünün muharrik kuvvetlerinden biri ve vasıtasıdır.
İzah ve gerekçe: Devlet, tek tek şahsiyetlerin, toplu olarak cemiyetin tabii ve zaruri tezahürlerinden birisidir. Gölge aslından kıymetli değildir; tezahür, kaynağına karşı istiklal ve kıymet iddiasında bulunamaz. Devlet, cemiyetin tabii teşkilatlılık halidir, bu ölçüyü aşan her tanzimat ve tatbikat batıldır. Teşkilatın lüzumu malumdur, bu çerçevede devlet, cemiyetin inkişaf ve terakkisi için kurmuş olduğu büyük teşkilatın adıdır. Netice, sebebe karşı istiklal iddiasında bulunamaz, sebebi zapt altına alamaz. Devlet, cemiyetin üstünde bir kıymet değildir, onu muhafaza etmek ve medeniyet istikametinde taşımakla mükelleftir.

Madde-58-Devlet; nizamın temsilcisidir, hayatın nizami altyapısını tesis, nizami akış ve deveranını temin etmeye, nihai menzil olan medeni şahsiyet, medeni cemiyet, medeni devlet inşasına memurdur.
İzah ve gerekçe: Devlet, nizam için kurulmuştur. İçtimai hayatın ahlaki nizama tabi olması, naif müeyyideleri ihtiva eder. Ahlaki-içtimai müeyyidenin nizamı tesis ve muhafaza için kafi gelmediği haller, bu müeyyidenin tesir etmediği insanlar vardır. Devlet, nizamı, gerektiğinde maddi müeyyideyle tesis ve muhafaza eder. Nizam tesis edilmediğinde fertten şahsiyet, kalabalıktan cemiyet, iktidardan devlet doğmaz, bunlar olmadığında medeniyet menziline ulaşmak muhaldir.

Madde-59-Devlet, hukukla birlikte ahlak ve edebe de bağlıdır; hukuk, ahlak ve edebin üstünlüğü izaha ihtiyaç duyulmayacak kadar açıktır.
İzah ve gerekçe: Devlet, sadece hukukla kaim ve hukuka tabi bir teşkilat toplamı değildir. Devlet cihazının tamamı hukuk ile zapt altına alınmıştır, devlet ricalinin tamamı ahlak ile mücehhezdir, devlet başkanı ülkenin en edepli, yani asil ve zarif insanıdır. Başkan, şahsiyeti temsil eder, bu sebeple edebin ülke çapındaki temsilcisidir, bu sebeple milletin en asil ferdi olmakla mükelleftir. Devlet kadrosu topluluk olmakla ahlakı temsil eder, ülkenin en ahlaklı insanlarıdır. Devlet cihazının her şubesi hukukla zapt altına alınmıştır. Başkan’ın tek bir edepsizliği, istifası için ülke çapında bir efkar-ı umumiye hamlesi başlatmak için kafidir, keza devlet kadrolarının tek ahlaksızlığı, Başkan azletmesi için kafidir.

Madde-60-Devlette hukuk, cemiyette ahlak, fertte edep, üstün kıymet manzumeleri halinde hakim ve caridir.
İzah ve gerekçe: Devlet hukuka tabidir ve hukuk devlete emanet edilmiştir. Cemiyet ahlaka tabidir ve ahlak cemiyete emanet edilmiştir. Şahsiyet edebe tabidir ve edep şahsiyete emanet edilmiştir. Sadece hukukun üstünlüğünden bahsetmek, ahlaksız ve edepsiz devlet, cemiyet ve şahsiyeti mümkün ve caiz kabul etmektir. Ahlak, hukukun canı, edep ise kalbidir. Ahlak ve edep olmadan hukuk, ancak hakimiyet aracı olan bir istismar mevzuudur.

Madde-61-Türkiye Devleti; medeniyet telakkisine, hukuk mefkuresine, ahlak asaletine, edep zarafetine bağlı bir cumhuriyettir.
İzah ve gerekçe: Türkiye Devletinin asıl tarifi budur. Türkiye Devleti, medeniyet ufkuna yürüyen, hukuk mefkuresine sahip, ahlak asaletine tabi, edep zarafetine mensup bir teşkilatlar yekunudur. Sığ ve basit kelimelerle tarif edilen devlet, ucuz bir teşkilat olmaya mahkumdur.
Kadim zamanlarda kullanılan “töre mefhumu”; hukuk, ahlak ve adab-ı muaşeretin tamamını ihtiva eden üst tabirdi. Öyle ki töre, devlet başkanının vazife ve salahiyetlerinden, insanların birbiriyle selamlaşmasına kadar hayatın her sahasına şamildi. Gelenek de böyle bir mefhumdu. Gelenek veya töre, üç-beş hurafeye indirildi ve o çerçeveye mahkum edilerek tenkit ve imha edildi. İnsanlar neyi nasıl yapacakları hususunda zihni anlamda çırılçıplak kaldı.
Gelenek ve töre mefhumları imha edildiği gibi yerine hiçbir şey ikame edilmedi. Ne var ki hayatın idame edilmesi için üstün kıymetler manzumesine ihtiyaç vardı. Hukukun üstünlüğü meselesi, bu zaruretten doğmuştur. Ne var ki modern zamanların sığ anlayışı, üstün kıymetler manzumesini hukukla sınırlı hale getirdi, böylece ahlak ve edebi unuttu. Ahlakın ve edebin üstünlüğünün olmadığı yerde hukukun üstünlüğü muhaldir.
Türkiye Cumhuriyeti; hukuk, ahlak ve edep mefhumlarının muhtevasında mahfuz olan kıymetler manzumesini “üstün” kabul etmiş ve onlara tabi olmayı taahhüt etmiştir.

Madde-62-Türkiye Cumhuriyeti; şahsiyet ve cemiyet sütunlarıyla kaim, medeniyet çatısı altında, adaletin inşa, ikame ve tevziini nihai maksat edinmiştir.
İzah ve gerekçe: Devletin asli vazife ve maksatlarının başında adalet gelir. Türkiye Cumhuriyeti; şahsiyet ve cemiyeti, birbirinden farklı ama birbirinin mütemmimi iki sütun olarak kabul eder, bu sütunların üzerine medeniyet kubbesini diker, böylece muhafaza altına alınmış hayat alanında adaleti inşa, ikame ve tevzi eder.

Madde-63-Türkiye Cumhuriyeti; medeniyet menziline yürüyen, ulaştıkça ileriye taşıyan, bir medeniyet devletidir.
İzah ve gerekçe: Türkiye Cumhuriyeti, medeniyet menziline doğru mütemadiyen yürümeyi temel gaye edinmiştir. Medeniyet ufku ise sabit değildir, ulaşılmaz, yaklaştıkça uzaklaşan bir mahiyet taşır. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti, mütemadi inkişafı esas edinmiştir.

Madde-64-Şahsiyet ve cemiyetin devletle münasebeti
Fıkra-1-Ülkede yaşayan her hakiki şahıs ve ülkede kurulan her hükmi şahıs devlet ile tabiiyet irtibatına sahiptir. Devlet bunu tevsik etmekle mesuldür.
Fıkra-2-Tabiiyet hakkının kazanılması, kaybedilmesi, ihraç ve istifa müesseseleri kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Tabiiyet (vatandaşlık) münasebeti, bir devlet için izahtan vareste bir lüzum ifade eder.

İKİNCİ KISIM
-MECLİS-

Madde-65-Kuruluşu
Fıkra-1-Meclis, genel oyla seçilen 300 vekilden teşekkül eder. Ülke, her biri bir vekil çıkaracak şekilde 300 bölgeye ayrılır ve dar bölge seçim sistemi tatbik edilir.
Fıkra-2-Meclis seçimleri 5 yılda bir yapılır. Süre dolmadan erken seçim kararı, meclis üyelerinin en az üçte ikilik ekseriyeti ile mümkündür. Başkan, meclis üyelerinin en az üçte birlik kısmının desteğini almak şartıyla, erken seçim kararı alabilir.
Fıkra-3-Meclis seçimleri, savaş veya ülkenin en az dörtte birini etkileyen ağır tabii afetlerde Başkan veya Meclis tarafından bir yıl tehir edilebilir, bu şartların devamında tehir tekrarlanabilir.
Fıkra-4-Seçimler, Yüksek Seçim Kurulu tarafından sevk ve idare edilir, seçimlere itirazlar da bu kurula yapılır, bu kurul itirazların nihai hal merciidir.
İzah ve gerekçe: 300 vekil, Türkiye’deki nüfus miktarını temsil için uygun bir rakamdır. Meclisin üye sayısının beşyüz elli olması, ne nüfus ile izah edilebilir ne de temsiliyet cihetiyle… Vekil sayısının lüzumundan fazla olması, temsiliyet gücünü artırmaz, aksine itibarını düşürür. Vekil sayısını azaltıp, her vekili bir kadro ile teçhiz etmek gerekir. Vekillerin itibarı, Meclisin itibarıdır.
Seçim sistemi, temsiliyeti güçlü şekilde temin edecek dar bölge seçim sistemi olarak tanzim edilmiştir. Dar bölge seçim sistemi, vekil ile asil arasındaki münasebeti en derin ve yoğun şekilde kuracak usuldür. Partilerin de bir temsiliyet gücü olduğu doğrudur ama günümüzde partiler, vekil ile asil arasında köprü olmak yerine, ikisi arasındaki münasebeti yok etmektedir.
Meclis seçim süresi olarak beş yıl, uygun bir süredir. Daha kısa olması seçim yoğunluğunu artırır, daha uzun olması temsil ataletini doğurur. Seçim süresinin tespitindeki temel ölçü, vekilin seçimin akabinde bir sonraki seçimi düşünüp iş yapamayacak kadar kısa olmaması, seçmeni umursamayacak kadar da uzun olmamasıdır.
Erken seçim esas olarak lüzumsuzdur, bu sebeple ihtiyacın zaruret seviyesine çıkması halinde müracaat edilmelidir. Bu sebeple erken seçim nisabı üçte ikilik ekseriyete bağlanmıştır. Bununla birlikte erken seçimin zaruret haline gelmesi ama Meclisteki siyasi haritanın üçte ikilik ekseriyeti bulamaması gibi ihtimallerde siyasi tıkanıklık ve buhran ihtimaline karşı, Meclis’in üçte biri ve Başkan’ın kararı ile erken seçimin yolu açılmıştır.
Savaş veya ağır tabii afetlerde Meclis seçiminin tehir edilmesi lüzumu malumdur. Tehirin bir yıl ile sınırlandırılması ise tabidir.
Seçimlerin, idarenin dışında ve muhtar olan bir kuruluş tarafından yürütülmesi lüzumu açıktır. Bu sebeple Yüksek Seçim Kurulu vardır, mesele izahtan varestedir.

Madde-66-Üyelik
Fıkra-1-Meclis üyelik yaşı otuzdur; ilim, irfan, tefekkür, sanat sahalarında eser vermiş veya içtimai müesseseler kurmuş ve idare etmiş olmak şarttır. Telif eserlerin kıymet ve ciddiyetini, içtimai müesseselerin tesir ve faydasını takdir hakkı Medeniyet Şurasına aittir.
Fıkra-2-Taksirli suçlar hariç, kasıtlı suçlardan ceza alanlar milletvekili olamazlar. Milletvekili olarak işlenen suçlar takip ve yargılamaya tabidir, bu suçlardan kesinleşmiş ilam ile ceza alanların üyelikleri resen düşer.
Fıkra-3-Milletvekili seçilenler, yemin etmedikçe bu sıfatı kazanamazlar, yemin metni, anayasanın beyanname kısmına, “bu hedeflere sadık kalacağıma ve onları gerçekleştirmek için çalışacağıma, mukaddes kabul ettiğim kıymetler üzerine yemin ederim” ifadesi eklenerek yapılır.
Fıkra-4-Milletvekili adayı olan kişi, memuriyet ve ticaret vazife ve salahiyetlerinden nazari ve tatbiki manada ayrılır. Milletvekili seçilen kişi, Meclis’in faaliyetleri dışında faaliyet gösteremez, kamu veya özel herhangi bir kuruluşta vazifelendirilemez.
Fıkra-5-Milletvekilinin istifası tek taraflı bir tasarruf olup, Meclis başkanlığına intikal ettiği andan itibaren üyelik sona erer.
Fıkra-6-Milletvekillerinin kürsü masuniyeti mevcut ve ömür boyu caridir. Kürsüdeki konuşmaları, muhteva olarak suç teşkil eden milletvekilleri, bu konuşmaları başka mahalde tekrar ettiklerinde cezai takibe tabidir.
Fıkra-7-Sair hususlar kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Seçilme yaşının sürekli düşürüldüğü, reşit olmanın kafi sayıldığı noktalara gelindi. Mer’i medeni hukukta ise rüşt yaşı on sekizdir. Dikkat çekici nokta ise rüşt yaşının bedeni (biyolojik) yaş ile hesaplanmasıdır. Ruhi, zihni, akli yaş gibi meselelerin başlığı bile bilinmez. Hal böyle olunca on sekiz yaşını ikmal eden birisinin, akli rüşt yaşını iktisap edip etmediği de merak edilmez. Nazari talim ve terbiye ne kadar ileri derecede olursa olsun, akıl, tecrübe olmadan kemale ermez. On sekiz yaşındaki bir dehanın bile aklının kemale erdiği düşünülemez. Otuz yaş, aklın kemale ermesi için asgari yaş haddidir. Her ne kadar otuz yaşın altında aklı kemale eren cins kafalar olsa da, bunlar kaide inşası için gereken sayıda olmayıp, istisna teşkil ederler.
Milletvekili olmak için eser vermiş veya içtimai müesseseler kurmuş ve idare etmiş olmak şarttır. Millete hizmet etmenin tek yolu siyaset değildir, siyaseti hizmet etmek için isteyen insanların, siyaset dışında millete hizmet etmiş olması gerekir. Siyaset dışında hizmet etmemiş, hizmet etme maksadını ispat etmemiş birisinin, siyasete hizmet için girdiğini iddia etmesi komiktir. Kaldı ki siyaset dışı sahalarda hizmet etmeden, siyasette hizmetin nasıl yapılacağını anlamış olmak mümkün değildir. Cemiyeti tanımayan, neye ihtiyacı olduğunu bilmeyen, problemleri görmeyen birisi, siyasete gerçekten hizmet için girmiş olsa bile hizmet edemez.
Eser, icazettir. Bir sahada kitap telif etmiş olmak, o sahada kitap çapında fikir sahibi olmaktır. Fikri olmayanın milleti temsil etmesi, milleti temsil imkanı tanınması, izahsız bir seviyesizliktir. Kitaplık çapta fikri olmayan bir kişinin hizmet etmek istemesi, vekillik bir tarafa, ancak ayak işlerini yapmakla sınırlıdır. Kitaplık çapta fikri olmayanı vekil yapmak, idraksiz ve fikirsiz birine bu çapta itibar kazandırmak, o ülkede fikri imha ve iptal etmektir.
Siyaset dışı sahalarda hizmet etme şartı, her şeyin siyasette toplanmasına ve siyasi sahanın şişmesine mani olur. Hayat alanlarının bir sahada toplanması her zaman sıhhatsizdir. Bu şart, hayat alanlarını birbirine karşı besleyen ve destekleyen muharrik kuvvet mahiyetine sahiptir.
Milletvekili olmak için suç işlememiş olmak gerekir. Taksirli suçlar, irade ve maksat unsurunu taşımayan, bu sebeple suç işleme iradesinin neticesi olmayan suçlardır. Taksirli suçlar hariç, kasıtlı suçlardan bir gün ceza alanlar bile milleti temsil edemez. Keza milletvekili olmak, suç işleme imtiyazına kavuşmak manasına gelmez. Milletvekiliyken işlenen suçlardan ceza alan ve cezası kesinleşenlerin vekillikleri resen düşmelidir.
Yemin meselesi, her mesuliyet üstlenen şahıs için lüzumludur, ayrıca izaha ihtiyacı yoktur. Yemin metni, anayasanın başlangıcında yer alan “beyanname”dir.
Milletvekilliği, ticaretin veya başka bir faaliyetin uzantısı değildir, bu sebeple aday olan kişi memuriyet ve ticaret vazifelerinden hem nazari hem de fiili manada ayrılmak durumundadır. Teşri faaliyeti, ülkedeki en kıymetli faaliyet ve hizmet sahalarından birisidir, bu sebeple vekillerin başka bir işte vazifelendirilmesi, itibarına aykırıdır.
Milletvekilinin istifasını Meclis’in tasdik şartına bağlamak izahsızdır. Tek taraflı istifa etme imkanı mevcut olmalıdır. Milletvekilinin istifası, Meclis başkanlığına intikal ettiği andan itibaren üyeliğin sona ermesi gerekir.
Milletvekillerinin kürsü masuniyeti mevcut ve ömrü boyu cari olmalıdır. Bu yolla doğru, iyi, güzel aranabilir. Fikir teatilerinin yapılacağı mahal, Meclis genel kuruludur, oradaki konuşmalar dokunulmazlık zırhıyla korunmalıdır. Fakat kürsüdeki beyanların mer’i hukuka göre suç teşkil etmesi, Meclis dışında tekrar edilmesine manidir ve o ihtimalde cezai takibat gerekir. Kürsüdeki konuşmalar, teşri vazifesi içindir ve konusu suç olan konuşmalar kabul görürse kanunlaşacağı için mesele kalmaz. Kabul edilmediğinde, Meclis dışında tekrarlanması, suç işlendiği manasına gelir, bu yol açılamaz.

Madde-67-Vazife ve salahiyetleri
Fıkra-1-Çalışma esas ve usullerini tayin eden içtüzük çıkarmak, değiştirmek, ilga etmek
Fıkra-2-Kanun yapmak, değiştirmek ve ilga etmek
Fıkra-3-Başkan’a “kanun hükmünde kararname” çıkarma yetkisi vermek
Fıkra-4-Bütçe kanunlarını görüşmek ve kabul etmek
Fıkra-5-Para basılmasına karar vermek
Fıkra-6-Savaş ilanına, başkan ile birlikte karar vermek
Fıkra-7-Sadece devlete karşı işlenen suçlara dair umumi kanunu çıkarmak
Fıkra-8-Milletlerarası anlaşmaları kabul veya reddetmek
Fıkra-9-Başkan ve hükümeti teftiş ve murakabe etmek
Fıkra-9-Medeniyet Şurası’na aza seçmek
Fıkra-10-Adalet Şurası azalarının yarısını seçmek
Fıkra-11-Kanun teklifinde bulunma salahiyeti; ayrı ayrı Meclis üyeleri, Başkan ve Medeniyet Şurası’na aittir, Adalet Şurasının içtihat kararları tabii kanun teklifi mahiyeti taşır. Anayasa değişiklik teklifleri Meclis’in veya Medeniyet Şurası’nın asgari yarısına baliğ ekseriyeti veya Başkan tarafından yapılabilir.
İzah ve gerekçe: Meclis’in vazife ve salahiyetlerinin birçoğu anlaşılabilir işlerdendir ve izaha ihtiyacı yoktur. Mesela kanun yapmak, Meclis’in tabiatı gereğidir. Bu sebeple bazı fıkraları izah ile iktifa edelim.
Savaş ilanına Başkan ile birlikte karar vermek… (Fıkra-6-) Meclis, teşri mercii olduğu için, devletin iç ve dış şartlarına vukufiyeti tam olmayabilir. Başkan ise devleti içeride ve dışarıda idare ettiği için, dünya dengelerini bildiği kabul edilir. Savaş ilanının sadece Meclis’in uhdesine verilmesi, karar alma sürecinde zafiyet oluşturur.
Meclis’in af çıkarma salahiyeti (Fıkra-7-) ancak devlete karşı işlenen suçlara aittir. İnsanlara karşı işlenen suçları affetme salahiyeti, ancak mağdur ve maktul yakınlarına aittir. Devletin, insanlara karşı işlenen suçları affedecek kadar geniş bir salahiyet ile teçhiz edilmesi, anlamsız ve izahsız bir kutsiyet atfıdır. Bu bakış ve anlayış, temelden marazidir.
Medeniyet Şurasına aza seçmek… (Fıkra-9-) Medeniyet Şurası gibi bir müessese, mevcut anayasada ve geçmiş anayasalarda yoktur. Dünyada da bildiğimiz kadarıyla misali yoktur. Meclis, Medeniyet Şurasına aza seçecek iki merciden birisidir. Medeniyet Şurasının azalarını kendinin seçmesi, Şuranın kıymet ve salahiyetleri dikkate alındığında, bir iktidar tekeli oluşturmaya yönelebilir, bu sebeple azalarının Meclis ve Başkan tarafından seçilmesi doğrudur.
Meclis’e kanun teklifinde bulunma salahiyeti… (Fıkra-11-) Kanun yapma salahiyeti münhasıran Meclis’tedir. Fakat kanun teklifinde bulunma salahiyetinin münhasıran Meclis’te bulunması, Meclis’in, hayatın her sahasını en iyi bilenlerden müteşekkil olduğu manasına gelir ki, temel bir yanlıştır. Başkan, devleti idare ettiği için hangi sahalarda ve nasıl bir kanuna ihtiyaç olduğunu bilir. Keza Medeniyet Şurası, hayatın medeniyet ufkuna doğru yürüyüşünde ihtiyaç duyulan kanunları en iyi bilecek müessesedir. Bunlara kanun teklifinde bulunma salahiyeti verilmesi lüzumu açıktır.

Madde-68-Toplantı ve karar yeter sayıları
Fıkra-1-Meclis’in toplantı yeter sayısı, üye tam sayısının yarısıdır
Fıkra-2-Kanun, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi için karar yeter sayısı toplantıya katılanların yarısından bir fazlasıdır
Fıkra-3-İçtüzük ve Anayasa için karar yeter sayısı, üye tam sayısının üçte iki ekseriyetidir.
Fıkra-4-Meclis’in herhangi bir kararı için hususi bir toplantı ve karar yeter sayısı tespit edilmişse, o maddedeki yeter sayıları caridir.
İzah ve gerekçe: Meclis’in çalışmalarında toplantı ve karar yeter sayılarını tespit etmek lüzumu açıktır. İçtüzük ve anayasa için karar yeter sayısı üçte iki ekseriyettir. Zira bu metinler için hususi ekseriyet lüzumu münakaşa dışıdır.

Madde-69-Meclis’in başkan ile irtibat ve münasebeti
Fıkra-1-Savaş durumunda Meclis, Başkanlık seçimlerini erteleyebilir, bunun için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile karar alır.
Fıkra-2-Meclis, Başkan’ı azledemez, Başkan’ın bir yıl içinde on beş kanun teklifi veya kanun hükmünde kararname yetkisi talebi reddedildiğinde Başkanlık seçimini yenileyebilir, bunun için üye tamsayısının üçte ikisi ile karar alır.
İzah ve gerekçe: Savaş durumunda Meclis’in Başkanlık seçiminin ertelenmesi ihtiyacı hasıl olabilir. Erteleme salahiyetinin Meclis’te olması doğrudur. Başkanlık seçiminin ertelenmesi salahiyetini Başkan’a vermek, Başkanlık ile diktatörlük arasındaki sınırın aşılmasına sebep olabilir.
Meclis, Başkan’ı azledemez çünkü Başkan’ı Meclis seçmez. Başkan doğrudan halk tarafından seçildiği için, Meclis’in Başkan’ı azletme yetkisi, halkı azletmek manasına gelir.
Meclis’in, Başkanlık seçimini erkene alması bir ihtimalde mümkündür. Başkan’ın bir yıl içinde on beş kanun teklifi veya kanun hükmünde kararname çıkarma salahiyeti talebi Meclis tarafından reddedildiğinde, teşri mercii ile icra mercii arasındaki ihtilaf zirveye çıkmış demektir. Bu ihtimalde Meclis, Başkanlık seçimini erkene alabilir. Ne var ki aynı ihtimalde Başkan’ın da Meclis seçimini erkene alma salahiyeti vardır. Bunun sebebi ise Meclis ile Başkan arasındaki derin ihtilafta hangi tarafın haklı olduğunu halkın tespit etmesini istemektir. Her iki taraf da erken seçim kararını birlikte alabilir, bu ihtimalde halk, Meclis ile Başkan arasında hakemlik yapacaktır. İki seçimin birlikte yapılması halinde, ihtilaf halk tarafından halledilmiş olur.

Madde-70-Meclis tasarruflarının murakabesi
Fıkra-1-Meclis’in kanun çıkarma, ilga etme, değiştirme tasarrufları ile Başkan’a kanun hükmünde kararname çıkarmak için yetki tasarrufunun kısmen veya tamamen iptali için Adalet Şurası’nda dava açılabilir. İptal davası açma salahiyeti, ayrı ayrı Başkan, Medeniyet Şurası ve Meclis’in beşte biri tarafından kullanılır.
Fıkra-2-Anayasa ve içtüzük değişikliklerinin kısmen veya tamamen iptali için, Medeniyet Şurası’nda dava açılabilir. Dava açma salahiyeti, ayrı ayrı Başkan ve Meclis’in beşte biri tarafından kullanılır.
İzah ve gerekçe: Meclis’in kanun çıkarma ve sair tasarruflarının anayasaya uygunluğu cihetiyle iptal davası açılması mümkündür. Kanunlarla anayasa arasında mutabakat ihtiyaç ve lüzumu açıktır. Fakat bu durum, anayasanın nihai kıymet ve kaynak olduğu manasına gelmez. Buradaki husus, hukuk nizamının tesisinde tedvin edici bir çerçevenin bulunması ihtiyacıdır. Anayasaya uygunluk cihetiyle iptal davasının Adalet Şurasında açılması, hukuk nizamının muhafazası içindir.
Anayasa ve içtüzük değişikliklerinin iptali için dava açılması mümkündür. Bu davanın Medeniyet Şurasında açılması ise, anayasanın nihai kıymet manzumesi olmadığını gösterir. Zira Medeniyet Şurası, anayasa değişikliklerini, mevcut anayasaya nispetle değil, medeniyet telakkisine, devlet tasavvuruna, cemiyet anlayışına ve şahsiyet terkine nispetle tetkik eder. Bu durumda üstün kıymet manzumesi anayasa değil, temel mefkuredir.

ÜÇÜNCÜ KISIM
-İDARE-

BİRİNCİ BÖLÜM-İDARİ TASNİF

Madde-71-Ülke, illere, iller ilçelere, ilçeler köylere ayrılmıştır.
İzah ve gerekçe: Türkiye büyüklüğünde bir coğrafyanın idari taksimatı için il, ilçe, köy tasnifine tabi tutulması kafidir. Büyük coğrafyalar için daha büyük idari birimler kurulması ihtiyacı mevcuttur ama Türkiye’nin mevcut toprağı için bu tasnif kafidir.

Madde-72-İdare, merkezi ve mahalli olmak üzere ikiye ayrılır, merkezi idare Başkan tarafından temsil edilir, mahalli idareler için belediye teşkilatları kurulmuştur.
İzah ve gerekçe: İdari teşkilat, alışılageldiği üzere merkezi ve mahalli olarak ikiye ayrılmalıdır. Mahalli ihtiyaçların yerinde karşılanması ve merkeze idari yük olarak yansımaması, başkentin dünya siyasetini takip ve idare hususunda zaman ihtiyacını işgal etmemesi doğrudur.

Madde-73-İdari haritadaki her iskan vahidi, hem merkezi idarenin temsilcisi hem de mahalli seçimle gelen belediye başkanı tarafından idare edilir, köyler sadece muhtarlarla temsil edilir. Salahiyet ve vazife taksimi kanunla tanzim edilir.
İzah ve gerekçe: Mevcut idari yapı olan valilik, kaymakamlık ve belediye başkanlığı devam ettirilmelidir. Valilik, hükümet siyasetini takip eder, belediye ise mahalli ihtiyaçları ve hizmetleri karşılar. Mevcut teşkilatlanma tarzı, kadimden beri biriken tecrübenin tabii neticelerindendir ve doğrudur. Sıhhatli bünye tedavi edilmez, doğru sisteme müdahale edilmez, işleyen bir mekanizma tamir edilmez. Sıhhatli bünyenin tedavisi, yani ilaç verilmesi, sıhhate kavuşmasına vesile olmaz, aksine hastalanmasına sebep olur. Valilik ve Belediye başkanlığı arasındaki salahiyet ve vazife taksiminde bazı değişiklik ihtiyacı olabilir ama sistem olarak muhafazası doğrudur.

İKİNCİ BÖLÜM
-BAŞKAN-

Madde-74-Başkanlık, devletin riyaset makamıdır, Başkan milletin ve devletin reisidir.
İzah ve gerekçe: İcra kuvveti bölünmemiş, tek elde toplanmıştır. İdarenin kendi arasındaki bölünmesi, idarenin tabiatına aykırıdır. Meclis tektir, idare de tek kişiyle temsil edilir. Başkan, hem devletin başı hem de milletin başıdır.

Madde-75-Devlet ve milleti temsil ve idare salahiyeti münhasıran Başkan’a aittir.
İzah ve gerekçe: Başkan, devleti de milleti de idare eder. Devlet müesseselerinin sadece devleti idare ettiği zannı yerleşik hale gelmiştir, yanlıştır. İdareyi kendi içinde bölmek, idari süreçlere hariçten müdahale imkanı hazırlamaktır. Kuvvetler ayrılığı temel bir ihtiyaçtır fakat kuvvetleri kendi içinde ayırmak, devleti çözer, idareyi zorlaştırır, dış müdahaleyi kolaylaştırır.

Madde-76-Başkanlık seçimi, altı yılda bir yapılır.
İzah ve gerekçe: Başkanlık seçiminin altı yılda bir yapılması, hem Meclis seçimlerinden farklı bir takvime tabi tutulması hem de Başkan’ın tatbik etmek istediği projelere kafi bir zaman tahsisi maksadına matuftur. Altı yıllık süre, bir ülke için ciddi hamlelerin gerçekleştirilebilmesi için kafidir. Başkan, ancak bu sürede kendini ifade ve ispat edebilir. Projeleri yarım kalan Başkan, kendini savunamaz, millete anlatamaz.

Madde-77-Başkan’a; Başkan Yardımcısı, o olmadığı ihtimalde Devlet Şurası Başkanı, o da olmadığı takdirde Meclis Başkanı vekalet eder.
İzah ve gerekçe: İdarenin kesintisiz devam etmesi gerekir. Başkan olmadığı zaman Başkan Yardımcısı, o da olmadığı zaman Devlet Şurası Başkanı, o da olmadığı takdirde Meclis Başkanının vekalet etmesi, idarenin devamı için kafi bir tedbir silsilesidir.

Madde-78-Başkan, silahlı kuvvetlerin başkumandanıdır.
İzah ve gerekçe: Başkan, devletin ve milletin başı olduğu kadar, ordunun da başıdır. Başkumandanlık mevkii başkana tahsis edilmiştir. Başkumandanlık aynı zamanda askeri bir rütbedir. Başkan, isterse kumandanları kendi mekanına çağırır isterse askeri üniformasını giyer ve genelkurmay başkanlığına oturur ve oradan orduyu idare eder.

Madde-79-Başkanın hayatını veya hukuki ehliyetini kaybetmesi halinde, Başkan Yardımcısı bir sonraki seçime kadar Başkanlık görevini deruhte eder. Başkan Yardımcısı, Başkan ile birlikte veya Başkan’ın yerine başkan olduktan sonra hayatını veya hukuki ehliyetini kaybederse, Devlet Şurası Başkanı, Başkan’a vekalet eder ve derhal başkanlık seçimine gidilir.
İzah ve gerekçe: Başkanlık makamı bir şekilde boşalırsa, Başkan Yardımcısı bir sonraki seçime kadar Başkan olur, böylece idare devam eder. Başkan Yardımcısı da bir şekilde makamdan uzaklaşırsa, Devlet Şurası Başkanı vekalet eder, bu ihtimalde derhal Başkanlık seçimine gidilir. Başkan yardımcısı, Başkanlık seçiminde belli olduğu için, halk Başkan Yardımcısını da seçmiş demektir. Devlet Şurası Başkanı seçilmediği için, Başkanlığa vekaleti, derhal seçime götürmek üzere geçicidir.

Madde-80-Başkanın salahiyetleri
Fıkra-1-Başkan, devletin idari teşkilatlarındaki tüm memur ve görevlileri tayin ve azleder.
Fıkra-2-Muhtariyet sahibi kuruluşların başkanlarını tayin ve azleder.
Fıkra-3-Medeniyet Şurası’na aza seçer, başkanını tayin eder.
Fıkra-4-Adalet Şurası ile Temyiz Mahkemesinin başkanlarını tayin eder.
Fıkra-5-Fevkalade hal, örf-i idare ve seferberlik ilan edebilir, bu kararlar üç ay içinde meclise sunulur, meclis acil işler listesinde görüşür, teyit veya reddeder veya değiştirerek kabul eder.
Fıkra-6-Savaş ilanı, Başkan ile Meclis’in müşterek kararı ile alınır.
Fıkra-7-Milletlerarası andlaşmalar yapar.
Fıkra-8-Başkan, genel başkanını nasp ve tayin etme salahiyetine sahip olduğu muhtariyet sahibi müesseselerde, seçim işini müessese azalarına devredebilir, devir kararı, seçim çoğunluğunu da ihtiva eder.
Fıkra-9-Kara kuvvetleri kumandanı, Hava kuvvetleri kumandanı, Deniz kuvvetleri kumandanı ve Jandarma genel kumandanı doğrudan Başkan’a bağlıdır, Genelkurmay başkanı ordunun sevk ve idaresinde Başkan’ın vekilidir. Kumanda heyeti, her rütbe ve seviyesiyle Başkan tarafından nasb, tayin ve azledilir.
İzah ve gerekçe: İdareyi Başkan temsil eder, bu çerçevede idari tüm salahiyetler Başkan’a aittir. Bu sebeple idari teşkilat bünyesindeki tüm memur ve görevlileri Başkan’ın tayin ve azletmesi gerekir. Başkan, tayin ve azil yetkisini ilgili bakana devredebilir. Bu yetki devri, idarenin kolaylaştırılması içindir.
Ülkedeki muhtariyet sahibi kuruluşların başkanlarını tayin ev azil salahiyetinin Başkan’a verilmesi, devlet dışında bir müstakil iktidar alanlarının oluşmasına mani olmak içindir. Muhtar müesseselerin başkanlarının tayin edilmesi, muhtariyetin tabiatına uygundur. Tamamen devlet müdahalesinin dışında tutulması, muhtariyeti aşan bir iktidar alanı oluşturur, tüm üyelerin Başkan tarafından tayini ise muhtariyet alanını ortadan kaldırır.
Medeniyet Şurasına aza seçmek ve başkanını tayin yetkisine mukabil azaları ve başkanı azletme yetkisinin tanınmaması, Medeniyet Şurasını tamamen kendi haline bırakmamak ile tamamen müdahale edilebilir bir alan olmaktan çıkarmak maksadına matuftur. Burada ince bir muvazene vardır. Bu muvazene, Medeniyet Şurasının müstakil iktidar alanı oluşturmaması ile emir altına alınmaması arasındaki sınırı temsil eder. Medeniyet Şurasının işi tefekkürdür, tefekkür müdahaleye müsait bir faaliyet türü değildir.
Fevkalade hal, örf-i idare ve seferberlik gibi meseleler tabiatı itibariyle idari işlerdendir ve aciliyeti olan kararlardır. Bunlarla ilgili karar merciinin Başkan olması, Başkan’a salahiyet verilmesi, devletin idaresi için ihtiyaçtır. Ne var ki Başkan’ın bu salahiyeti istismar etmesi ihtimaline karşı bu kararlar üç ay içinde Meclis’e sunulur. Böylece idari mahiyette olsa da yüksek ehemmiyetteki bu işlerde salahiyet Meclis ile paylaşılmaktadır. Meclis bu kararları acil işler listesinden hızlı şekilde görüşür ve teyit edebilir, reddedebilir, değiştirerek kabul edebilir.
Savaş ilanı, fevkalade ehemmiyetteki işlerin başında gelir, bu hususta Başkan’a yalnız başına kullanabileceği bir salahiyet vermek sıhhatli olmaz.
Başkan’ın tayin salahiyetine sahip olduğu müesseselerin başkanlarının kendi üyeleri tarafından seçilmesine yetki verebilir. Bu fıkra, muhtariyet sahibi müesseselerin devlet tarafından fazla müdahale edilmemesi ile kendi hallerine de bırakılmaması arasındaki dengenin kurulması içindir. Başkan, mümkün olduğunca seçimi üyelere bırakmalı ve bu istikamette teamül oluşmalıdır. Olağandışı gelişmeler olduğunda Başkan’ın tayin yetkisi olduğu unutulmaz ve muhtariyet sahibi kuruluşlarda olumsuz gelişmeler engellenmiş olur.
Kuvvet kumandanlarının doğrudan Başkan’a bağlanması, binlerce yıllık tecrübenin tabii neticesidir. Ordu, hem topyekun hem de parça parça Başkan’a bağlıdır, bu yolla, çıplak güç olan ordunun kendi sınırlarını aşması ve mesela darbe yapması gibi ihtimal ve imkanların önüne geçilmesi düşünülmektedir.

Madde-81-İcra heyetini tayin ve azil
Fıkra-1-Bakanları tayin ve azleder, bakan olmak için milletvekili şartlarına ve vasıflarına malik olmak gerekir.
Fıkra-2-Her bakan, mesuliyeti altındaki devlet müessesesini, Başkan’a vekaleten sevk ve idare eder.
Fıkra-3-Başkan, isterse bakanlar kuruluna başbakan tayin ve azledebilir.
Fıkra-4-Bakanlar kurulunun hükmi şahsiyeti yoktur, merkezi idare Başkanlık’tan ibarettir.
Fıkra-5-Bakanlıklar, kendi sahalarında devleti temsil eden hükmi şahsiyete maliktir. İdari herhangi bir tasarruf veya tatbikata karşı müracaat ve itirazlarda muhatap bakanlıklardır.
İzah ve gerekçe: Merkezi idare Başkanlıktan ibarettir. Başkan, devleti idare etmek için bakan nasp ve tayin eder, gerektiğinde azleder. Bakanlar, Başkan’ın, ilgili sahadaki yardımcıları mahiyetindedir ve Başkan’ın yardımcılarını istediği gibi seçme salahiyeti vardır. Ne var ki bakan olmak için milletvekilliği şartlarına ve vasıflarına sahip olmak gerekir.
Bakanlar kurulunun hükmi şahsiyeti yoktur, merkezi idare Başkanlıktan ibarettir. Temsil ve muhatap Başkan’dır. Buna mukabil her bakanlığın hükmi şahsiyeti vardır, kendi sahasında devleti temsil eder. Bakanlar kurulunun hükmi şahsiyete sahip olma lüzumu, parlamenter sistemin gereğidir, Başkanlıkta böyle bir ihtiyaç yoktur. Bakanlık teşkilatlarının hükmi şahsiyetinin bulunması ise bir zarurettir, vatandaşların her sahada muhatap olacağı bir devlet kuruluşu gerekir.

Madde-82-Başkan’ın Meclis ile irtibat ve münasebeti
Fıkra-1-Meclisin çıkardığı kanunlar Başkan’ın tasdikine sunulur, başkan tasdik veya iade etme salahiyetine sahiptir. Tasdik ettiğinde resmi gazetede yayınlanır, iade ettiğinde Meclis, tekrar görüşmek isterse üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla karar vermelidir, bu ihtimalde Başkan, kanunu tasdik etmek ve yayınlamakla mükelleftir.
Fıkra-2-Başkan, Meclis’e kanun teklifinde ve kanun hükmünde kararname çıkarma talebinde bulunabilir, bu teklif ve talepler Meclis’in acil listesine alınır ve görüşülür. Reddedilen teklif veya talep üzerinden bir yıl geçmeden Meclis’e tekrar gönderilemez,
Fıkra-3-Farklı mevzularda olmak üzere, kanun teklifleri ve kanun hükmünde kararname talepleri bir yıl içinde on beş defa tamamen reddedilen Başkan, Meclisi erken seçime götürebilir, bu ihtimalde yeni Meclis seçilene kadar eski Meclis görevine devam eder.
Fıkra-4-Devlet Şurası’nın devletin temel siyaset tespitlerine dair mevzuat değişiklik talepleri Meclis tarafından reddedildiğinde, Meclis seçimlerini yenileyebilir veya teklifi halkoyuna sunabilir.
Fıkra-5-Başkan, savaş durumunda Meclis seçimlerini bir yılı aşmamak üzere tehir edebilir, şartların devamında tekrar tehir kabildir.
İzah ve gerekçe: Başkan’ın kanunları iade etmesi, formalite cinsinden bir mesele olmayıp, kanunun tatbik edilebilir olup olmadığı cihetinden tetkikini ihtiva eder. Her metin kanun haline getirilemez, tatbikat şartlarının olup olmadığı, bir ihtiyaca karşılık gelip gelmediği, bir meseleyi tabiatına uygun şekilde tanzim edip etmediği gibi hususları gözden geçirmeye matuftur. Başkan, merkezi idarenin başı olmak cihetiyle, kanunları tatbik edecek mercidir. Bu sebeple bir kanunun tatbikat şartlarının olup olmadığını yakından bilir. Kanunun Meclis’e iade edilmesi halinde aynı karar yeter sayısı ile kabul edilmesini mümkün görmek, Meclis ile Başkan arasındaki münasebeti ucuzlatmaktır. İade halinde beşte üç ekseriyetle kabul edilmesi zarureti, meseleyi daha da ciddi hale getirecektir. (Fıkra-1-)
Başkan’ın kanun teklifi ve kanun hükmünde kararname çıkarma talebinde bulunma salahiyeti, halkın ve devletin idare edilebilmesi için ihtiyaç duyulan kanunları bilmesiyle ilgilidir. Ülkenin idare edilebilmesi için ihtiyaç duyulan kanunların, pratiğin ve tecrübenin neticesinde ortaya çıkması tabiidir. Başkan’a bu salahiyetin verilmesi, hayatın tabiatına muvafıktır. (Fıkra-2-)
Başkan’ın bir yıl içinde on beş kanun ve kanun hükmünde kararname teklifinin Meclis tarafından reddedilmesi halinde Meclisi erken seçime götürme salahiyeti, Meclis’in ülkeyi idare etmek için ihtiyaç duyulan kanunları çıkarmamakta direnmesinin neticesidir. Bunun aksi ihtimal de mümkündür, yani Başkan’ın mevcut mevzuatı zorlayarak diktatörlüğe meylettiğine dair kanaate sahip olan Meclis, Başkanlık seçimini erkene alabilir.
Devlet Şurasının devletin temel siyaset tespitlerinde mevzuat değişikliği ihtiyacı hasıl olabilir. Bu ihtiyaç karşılanmadığında Meclis ile Devlet Şurası arasındaki ihtilaf, ikisinden birini hukuki boşluğa düşürür. Başkan, bu ihtimalde Meclis seçimlerini yenileme yoluna gider, yeni seçilen Meclis de Devlet Şurasının mevzuat ihtiyacını karşılamazsa, Devlet Şurasının temel siyaset tespitlerindeki değişiklik batıl hale gelir. (Fıkra-4-)

Madde-83-Başkan’ın tanzim salahiyeti
Fıkra-1-Başkan, Meclis’ten alacağı salahiyetle kanun hükmünde kararname çıkarabilir, değiştirebilir, ilga edebilir.
Fıkra-2-Başkan, mer’i mevzuata aykırı olmamak ve icra sahasıyla mahdut olmak üzere “Başkanlık Kararnamesi” çıkarabilir, değiştirebilir, yürürlükten kaldırabilir, bu kararnamenin doğrudan herhangi bir kanuna dayanması gerekmez.
Fıkra-3-Başkan, kanunların tatbik usulünü göstermek üzere “nizamname” çıkarabilir, değiştirebilir, yürürlükten kaldırabilir.
Fıkra-4-Başkan, nizamnamelerin icra usulünü göstermek üzere “talimatname” çıkarabilir, değiştirebilir, yürürlükten kaldırabilir.
Fıkra-5-Başkan, talimatnamelerin izah ve icrası için “umumi emir” veya “hususi emir” çıkarabilir, değiştirebilir, yürürlükten kaldırabilir.
İzah ve gerekçe: İdarenin yarısı tanzim etmek, yarısı da tatbik etmektir. Temel tanzim edici metinler kanunlardır. Kanun yapmak salahiyeti ise Meclis’tedir. Bununla birlikte kanunların tatbikatını gösteren idari tanzim işlemleri vardır. Başkan, kanunların izah ve tatbikatını göstermek için tanzim edici tasarruflarda bulunur. Başkan’ın tanzim işlemleri, kanuna bağlı alt tanzim mahiyetindedir ve kanuna aykırı olamaz. Başkan’ın kanun kuvvetinde olan tek tanzim işlemi, “kanun hükmünde kararname” çıkarmaktır, bu ise Meclis tarafından çerçevesi ve maksadı tespit edilmiş bir tanzim işlemidir.
Başkan’ın en geniş manada tanzim edici işlemi, “Başkanlık Kararnamesi”dir. Bu kararnamenin çıkarılması için bir kanuna dayanmak gerekmez lakin mer’i mevzuata aykırı olması şarttır. Başkanlık Kararnamesi, tüm mevzuatı ihtiva edebileceği için her Başkan’ın idare tarzını gösterir. Başkanlık Kararnamesi, Başkan’ın tercih ettiği temel siyasetlerini, tatbikat listelerini, ehemmiyet listelerini, aciliyet listelerini gösterir. Bu sebeple her Başkanlık seçiminin akabinde bir Başkanlık Kararnamesi beyan edilmesi teamül haline gelmelidir. Hatta her Başkan adayı, seçim sürecine bir Başkanlık Kararnamesi açıklamalı, devleti nasıl idare edeceğini halka ilan etmelidir. Başkanlık Kararnamesi, bir çeşit hükümet programı gibidir.
Başkan, gerek gördüğünde veya ihtiyaç hasıl olduğunda her kanunun tatbik usulünü göstermek üzere “nizamname” çıkarabilmelidir. Nizamnameler doğrudan bir kanuna dayanır, kanunun tatbikat yorumu ve izahıdır. Nizamnamenin kanuna aykırı olması mümkün değildir.
Nizamnameler, kanunun umumi tatbikat usulünü gösterir, nizamnamelerin belirli hadiselere nasıl tatbik edileceğini göstermek için “Talimatname” çıkarma salahiyeti vardır. Tatbikat, farklı hadiseleri idarenin önüne getirir, umumi tanzim metinlerinin hangi hadiseye nasıl tatbik edileceği zaman zaman bulanıklaşır, bunların izah edilmesi ve usulünün gösterilmesi gerekir.
Nihayet başkan, talimatnamelerin tatbik ve icrası için bazı hadiselere mahsus olmak üzere “umumi emir” veya “hususi emir” yayınlayabilir.
Netice olarak Başkan’ın tanzim edici tasarrufları, kanunlar ile hayat arasındaki köprüyü kurmak, kanunların sıhhatli şekilde tatbikatını gerçekleştirmek, tatbikatta eşitlik ve adaleti temin etmek için ihtiyaç duyulan tasarruflardır.

Madde-84-Başkanın tasarruflarına karşı yargı yolu
Fıkra-1-Başkan’ın doğrudan tayin kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır. Başkan’a vekaleten bakanlar tarafından yapılan tayinlere karşı yargı yolu açıktır.
Fıkra-2-Başkan’ın tanzim edici tasarruflarına karşı Adalet Şurası’na, hukuka aykırılık iddiasıyla iptal davası açılabilir. İptal davası açma salahiyeti, Meclis’in beşte birine ve Medeniyet Şurası’na aittir.
Fıkra-3-Fevkalade Hal, Örf-i İdare, Seferberlik, Savaş Hali, ağır iktisadi buhran ve büyük tabii afet dönemlerinde, Başkan’ın tanzim ve icra kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır. Bu meselelere dair alınmış kararlar, mezkur hal ve şartların hitamıyla resen mülgadır. Şartların ortadan kalktığına dair iddiaların tetkik ve tespiti için Adalet Şurası’na, Meclis’in beşte biri ve Medeniyet Şurası müracaat edilebilir.
İzah ve gerekçe: Başkan’ın temel vazifesi, Meclis’in çıkardığı kanunları tatbik etmek, kanunlar çerçevesinde ülkeyi idare etmektir. Başkan, kanun çıkaramayacağı gibi kanuna aykırı işlem de yapamaz. Öyleyse Başkan’ın tasarruflarının yargı denetimi şarttır.
Başkan’ın tasarruflarının yargı denetimine tabi tutulmasının ifrat ve tefrit noktası, diktatörlükle memurluktur. Başkan, ne diktatördür ne de memurdur. Diktatör, kanunsuz idaredir, şahsi ve keyfi idaredir. Memur ise emir altındaki vazifeli kişidir. Başkan, asla diktatörleşmemeli, buna devlet cihazı da müsaade etmemelidir. Fakat Başkan’ı diktatörlükten uzak tutmak, onu memur haline getirmek değildir, Başkan memurlaştırılırsa ülkeyi gizli mahfiller veya bürokratik oligarşi idare etmeye başlar.
Başkan’ın doğrudan tayin kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır, (Fıkra-1-) bu ölçü Başkan’ı memurlaşmaktan korur. Devlet Başkanı, devletin kadrosunu kendisi tayin eder, bunu engellemek, bürokratik oligarşinin ve gizli mahfillerin iktidarına yol açar.
Başkan’ın tanzim edici tasarrufları yargı denetimine tabidir. Tanzim edici tasarrufların kanuna aykırı olması halinde Meclis’in salahiyetlerini de Başkan’ın kuşanmasına yol açar ki bu ihtimalde Başkanlık değil diktatörlük oluşur. (Fıkra-2-)
Diktatörlük ile memurluk arasındaki en tehlikeli bölge, fevkalade hallerdir. Fevkalade Hal, Örfi idare, Seferberlik, Savaş Hali, ağır iktisadi buhranlar ve büyük tabii afetlerde Başkan’ın salahiyet alanının genişlemesi lüzumu açıktır. Bu ihtimallerde Başkan’ın tanzim ve icra faaliyetlerine karşı yargı yolu kapatılmıştır fakat bu durum arizidir, geçicidir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM-MAHALLİ İDARELER
Madde-85-İlleri vali, ilçeleri kaymakam, merkezi idare teşkilatının reisi olan Başkan’ı temsilen idare eder.
İzah ve gerekçe: Merkezi idarenin taşra teşkilatı valiler ve kaymakamlar tarafından temsil edilir. Kaymakamlar valilere bağlı olduğu için merkezi idarenin taşra teşkilatı valiliklerdir. Valilikler, Başkan’ın siyaset ve idare maksadını mahallinden gerçekleştirecek makamlardır.

Madde-86-Mahalli ihtiyaçların karşılanması ve hizmetlerin yerine getirilmesi için illerde “İl Meclisi”, il ve ilçelerde belediye teşkilatı mevcuttur. İl meclisinin üye sayısı, elli bin kişiye bir üye karşılık gelecek şekilde tespit edilir.
İzah ve gerekçe: Mahalli ihtiyaçların karşılanması ve hizmetlerin görülmesi için “İl Meclisleri” ve belediye başkanlıkları mevcuttur. Bu mesele zaten bilinir, uzun izaha ihtiyaç yoktur.

Madde-87-İl meclisi üyeleri ve belediye başkanları beş yılda bir seçilir. İl meclisi üyesi ve belediye başkanı olma ehliyet ve liyakati, milletvekili olma şartlarıyla aynıdır.
İzah ve gerekçe: Beş yıllık seçim süresi mahalli idarelerde de caridir. İl meclisi üyeliğine ve belediye başkanlığına adaylık milletvekili olma şartlarına tabidir.

DÖRDÜNCÜ KISIM
-YARGI-

Madde-88-İdari teşkilat
Fıkra-1-Yargı, idari cihetten Adalet bakanlığına bağlıdır.
Fıkra-2-Yargının ihtiyaçları Adalet bakanlığı tarafından karşılanır.
Fıkra-3-Savcı ve hakimler dışındaki adli memurlar bakanlığa bağlıdır.
İzah ve gerekçe: Yargı teşkilatının bir idari tarafı var, bu cihetiyle devlet cihazı içinde yer alır ve Adalet Bakanlığı bünyesinde bulunur. İdari ihtiyaçları karşılayacak bir teşkilat ve bakanlık meselesi izaha gerek duyulmayacak bir mevzudur. Burada mühim olan nokta, idari teşkilat bünyesindeki memurların Adalet Bakanlığına bağlı olması, hakim ve savcıların yargılama faaliyetlerinde emir eri olma hususiyetini ortadan kaldırmamaktır.

Madde-89-Adli teşkilat
Fıkra-1-Adli teşkilatın başında “Adalet Kurulu” bulunur. Adalet Kurulu 15 azadan oluşur, beşini Başkan, beşini Meclis, beşini Medeniyet Şurası tayin eder, başkanı üyeler seçer.
Fıkra-2-Hakim ve savcıların şahsi sicilleri, tayin, azil ve terfileri Adalet Kurulu tarafından deruhte edilir ve hakim ve savcıların mesleki suçları bu kurul tarafından yargılanır.
Fıkra-3-Adalet Kurulu ile Adalet Bakanlığı, Başkan veya Meclis arasında zuhur edecek ihtilafların hal mercii Medeniyet Şurasıdır. Tarafların her biri meselenin halli için Medeniyet Şurasına müracaat edebilir.
Fıkra-4-Medeniyet Şurası, önüne gelen ihtilafla mahdut olmak üzere Adalet Bakanını ve müsteşarını görevden alabilir, bu ihtimalde Başkan başka bir Adalet Bakanı tayin eder.
Fıkra-5-Medeniyet Şurası, kendine intikal eden ihtilafın haklı ve haksız tarafını tespit ve ilan eder, haklı olan taraf kendi tasarrufunu tatbik edebilir.
Fıkra-6-Her yargı çevresinde bir Adalet Meclisi kurulur, hakimlerin ve savcıların işbölümü bu meclis tarafından yürütülür.
İzah ve gerekçe: İhtiyaçlarını Adalet Bakanlığının karşıladığı ama yargı faaliyetlerinde müstakil olan bir adli teşkilat ihtiyacı var. Adli teşkilat, Adalet Kurulu tarafından sevk ve idare edilir. Adalet Kurulunun sevk ve idaresi, hakim ve savcıların şahsi sicillerini tutmak, tayin ve terfilerini yapmak, aleyhlerine vaki olan şikayetleri tetkik etmek ve nihayet lüzumu halinde yargılamaktır.
Adalet Kurulunun on beş azası, Başkan, Meclis ve Medeniyet Şurası tarafından tayin edilmelidir. Böylece kurulda herhangi bir örgütlenmeye karşı tedbir alınmış olur. Meclis’i, Başkan’ı ve Medeniyet Şurasını ele geçirmeden Adalet Kurulunu ele geçirmek ve hukuk nizamının dışında niyetlerin havzası yapmak mümkün olmaz. Bu üç mercii ele geçirmek ise hem zaman olarak muhal gibidir.
Adalet Kurulu, adaletin emniyet burçlarından birisidir. Hakim ve savcıların tayin ve azil salahiyetine sahip olan müessesedeki herhangi bir çürüme, devlet tasavvurunu imha eder, medeniyet ufkunu karartır. Adalet Kurulu ile Adalet Bakanlığı, Başkan ve Meclis arasında vuku bulacak ihtilaflar, Medeniyet Şurası tarafından halledilmelidir. Hakim ve savcıların Meclis üyelerini (milletvekillerini) ve Başkan ile icra heyeti üyelerini yargılama teşebbüslerinin Meclis veya Başkan tarafından engellenme ihtimali ile Adalet Kurulunun bir şekilde ele geçirilmiş olması ve Meclis ve Başkan’ı hukuk vasıtasıyla ıskat etme çabası karşısında iltica edilecek itibar ve itimat müessesesi Medeniyet Şurasıdır. Her iki ihtimalin de mümkün olabileceği, buna mukabil her iki ihtimalin de istismar edilebileceği unutulmamalı, tarafların birbirini itham etmesi karşısında bir hakem ihtiyacının varlığı hatırlanmalıdır.
Medeniyet Şurası, önüne gelen ihtilafta taraflardan birinin Adalet Bakanı olması ve haksız tarafın bakanlık olması halinde, bakanı ve müsteşarı görevden alabilmelidir. Medeniyet Şurası, önüne gelen ihtilafta haklı ve haksız tarafı tespit ile kamuoyuna ilan etmelidir. Haklı olan taraf, tasarrufunu tatbik etme hakkına sahip olmalıdır.
Adalet Kurulunun şubesi olmaksızın her yargı çevresinde bir Adalet Meclisi bulunur. Bu meclis, yargı çevresindeki görevlendirmeleri yapar ve yargının işleyişini takip eder.

Madde-90-Mahkemelerin istiklali
Fıkra-1-Mahkemeler, fertlerden, cemiyetten ve devletten bağımsızdır.
Fıkra-2-Hakimlik, savcılık ve avukatlık teminatı en muhkem çerçeve ve seviyede mevcuttur, gerekli tedbir devlet tarafından alınır.
Fıkra-3-Hiçbir hakim, savcı ve avukat herhangi bir baskı ve emirle iş yapamaz, kendini bu şekilde savunamaz, “hukukçu şahsiyeti” can pahası bir kıymettir, bu şahsiyeti iktisap etmeyenler hukukçu olamaz.
Fıkra-4-Duruşmalar alenidir, gizli duruşma şartları kanunla tanzim edilir.
Fıkra-5-Kararlar, ceza mahkemesinde hakim, savcı ve avukat tarafından, hukuk mahkemesinde hakkim ve tarafların avukatları tarafından imzalanır, her biri kendi görüşünü gerekçesiyle birlikte kararın lehinde veya aleyhinde hukuk beyannamesi çap ve kıymetinde izah eder.
Fıkra-6-Hakim, savcı ve avukatların dereceleri, muhakeme süreçlerini adil şekilde sevk ve idare etmeleriyle beraber kararların izahındaki maharet ve derinlik üzerinden tespit ve tayin edilir.
İzah ve gerekçe: Mahkemeler, sadece devletten değil, fertlerden, bütün hükmi şahsiyetler de dahil olmak üzere cemiyetten ve her şubesiyle devletten bağımsızdır. Sadece devletten yani iki kuvveti temsilen Meclis ile Başkan’dan bağımsızlaştırılması kafi değildir. Devletten bağımsızlaştırılan mahkemeler, bürokratik iktidarlara, gizli mahfillere, içtimai iktidarlara karşı savunmasız bırakılmaktadır. Devletten bağımsızlaştırmak, devletin müdahalesini men etmek anlamına geldiği halde, halkın ve devlet dışı kuruluşların müdahalesine açık hale getirilmektedir. Devlet dışı güçlerin müdahalesine açık hale getirmek, devletin müdahalesinden daha tehlikelidir.
Hakimlik, savcılık ve avukatlık teminatı en muhkem çerçevede mevcuttur. Avukatların teminat altına alınmaması, ayrıca bir vahamettir. Adaletin kurucu unsuru olan bu üç meslek, her çeşit müdahaleye karşı korunmuştur, bu çerçevede devlet, her talebi değerlendirmek ve her tedbiri almakla mükelleftir.
Hakim, savcı ve avukatın baskı ve emirle iş yapması kabil değildir. Adaletin ikame ve tevzi edilmesi, hayati derecede mühimdir, öyle ki bu üç meslek erbabı, hayatı pahasına adaletten şaşmamak durumundadır. Hiçbir hukukçu, kendini, baskı yapıldığı iddiasıyla savunamaz, zira hiçbir baskıya boğun eğemez. Hukukçu olmak, can pahası bir iştir ve ancak bu şartla bu mesleklere girilebilir.
Duruşmaların aleni yapılması, takip etmek isteyen vatandaşların izleyebilmesi gerekir. Adaletin gerçekleştiğini insanların bizzat takip ederek görmesinde azami fayda vardır. Hususi hallerde duruşmaların gizli yapılması, kanunla tanzim edilir.
Kararı hakim verir fakat yargı süreci taraflarla birlikte yürütülür. Bu sebeple kararlarda sadece hakimin imzasının ve görüşünün olması sıhhatli ve doğru değildir. Taraflar, karara, leh veya aleyhte olmak üzere kendi görüşlerini derç eder ve imzalar. Kararlar oy çokluğu ile alınmaz, kararı hakim verir fakat tarafların görüşü ve imzası eklenir.
Türkiye’nin mevcut halinde, en kötü edebiyat metinleri, mahkeme zabıtları ve kararlardır. Hukukçuların, hem de kendi mesleki alanlarında meseleyi izahtan aciz oldukları, kararların gerekçelerinin muhataplarını ikna etmediği malumdur. Anlamak ve anlatmak özürlü insanların hukukçu olması kabul edilemez, en vazıh ve sarih metinlerin mahkeme zabıtları olması lüzumu açıktır. Bu sebeple hakim, savcı ve avukatların dereceleri ve şahsi sicilleri, muhakeme süreçlerini sevk ve idare maharetleri kadar karar metinlerindeki izahların ikna ediciliği üzerinden tespit edilir.

Madde-91-Mesleğe kabul şartları
Fıkra-1-Hukuk Fakültesi mezunu olanlar, imtihanla avukat olur, imtihanı geçenler beş yıl bir avukatın yanında çalıştıktan sonra bağımsız avukatlık bürosu açabilir.
Fıkra-2-Avukatlar, yanında çalışacak avukat bulamadıkları takdirde, mahallin barosu yanında çalışacak avukatı tespit eder, tespit işleminde avukatın görüşü alınır.
Fıkra-3-Adalet Kurulu, on yıl bağımsız çalışan avukatların arasından, sicillerine göre savcı ve hakim seçer ve tayin eder. Avukatın savcı ve hakim tayinini kabul veya ret hakkı vardır.
İzah ve gerekçe: Hukukçu olmanın giriş kapısı avukatlıktır. Doğrudan hakim ve savcı olma yolu kapalıdır. Önce avukat olmak, halkla iç içe bir hayat yaşamak, halkın adalet duygusunu ve anlayışın görmek, mahkemelerden ne istediğini ve nasıl istediğini bilmek, onların işlerini yapmak gerekir. Bu tecrübe hayati ehemmiyettedir. Bir hukukçunun ilk kazanacağı bağımsızlık, kendisine dava başına ücret veren vatandaşa karşıdır. Avukatın, komisyoncu olmasıyla hukukçu olması arasındaki fark, vatandaşlara ve paraya karşı adalet için bağımsızlaşabilme maharetidir. Kendisine bir tomar parayla gelen vatandaşa, “sen haksızsın, bu davayı açmam” diyebilen bir avukat, hukukçu olmuştur.
Hukuk fakültesini yirmi iki-yirmi üç yaşlarında bitirerek hukukçu (avukat) olunmaz. Beş yıl bir avukatın yanında çalışacak, davalara girebilecek, orada tahsilinin tatbikat kısmını ve avukattan ahlaki altyapını almalıdır. Stajyer avukat alabilmek ise her avukatın peşin olarak sahip olduğu bir imtiyaz değildir, sicillerine göre stajyer avukat alabilme imkanı oluşturulmalıdır. Bu meseleler kanunla tanzim edilir.
Hakim ve savcı olmak, on yıl avukatlık yapmış olma şartına, bu sürede adaletin tesis ve ikamesi istikametinde müspet sicil sahibi olma şartına bağlıdır. On yıllık avukatlık süresi, serbest meslek olan avukatlık hayatında para ve cemiyete karşı bağımsızlaşabilme maharetinin fiili imtihan dönemidir. Avukatların sicilleri, umumiyetle aldıkları dava dosyası üzerinden takip edilir.

Madde-92-Yüksek mahkemeler; adli, askeri ve idari ilk derece mahkemelerinin tamamına şamil olmak üzere Adalet Şurası ve Temyiz Mahkemesidir.
İzah ve gerekçe: Türkiye’de hiç gereği yokken “Tevhid-i tedrisat kanunu” vardır ama zaruret olmasına rağmen “Tevhid-i adalet kanunu” veya anayasa maddesi yoktur. Bu durum, tefekkürün neticeleri değil, devrim kanunlarının dokunulmazlığından kaynaklanan zihni marazlardandır.
Yüksek mahkemeler, tüm ilk derece mahkemelerine şamil olmak üzere Temyiz mahkemesi ve Adalet Şurasıdır. Bu ikisi arasında ise tevhid-i adalet esasına aykırı şekilde tanzim edilmemiştir. Aralarındaki münasebet, farklı sahalardaki farklı mercii olmak şeklinde değil, sadece derece cihetiyledir.

Madde-93-Adalet Şurası
Fıkra-1-Adalet Şurası temyiz mahkemesi değil içtihat makamıdır, içtihatları; tabii olarak Meclis için kanun teklifi mahiyetindedir.
Fıkra-2-Adalet Şurasının içtihatları Temyiz Mahkemesi ve ilk derece mahkemeleri için bağlayıcıdır.
Fıkra-3-Adalet Şurasının mevzuata aykırı olan içtihadı, meclise kanun teklifi olarak intikal eder, aykırılık iddiası temyiz mahkemesi ve ilk derece mahkemeleri tarafından ileri sürülür, aykırılık tespiti Adalet Şurası tarafından yapılır.
Fıkra-4-Meclis’in tasarruflarının Anayasaya aykırılığı cihetiyle Adalet Şurası’nda iptal davası açılabilir. İptal davası açma salahiyeti, Başkan, Medeniyet Şurası ve Meclis’in beşte biri tarafından kullanılır.
Fıkra-5-Başkan’ın tanzim edici tasarruflarına karşı Adalet Şurası’na, hukuka aykırılık iddiasıyla iptal davası açılabilir.
Fıkra-6-Fevkalade Hal, Örf-i İdare, Seferberlik, Savaş Hali, ağır iktisadi buhran ve büyük tabii afet dönemlerinde, Başkan’ın tanzim ve icra kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır. Bu meselelere dair alınmış kararlar, mezkur hal ve şartların hitamıyla resen mülgadır. Şartların ortadan kalktığına dair iddiaların tetkik ve tespiti için Adalet Şurası’na, Meclis’in beşte biri ve Medeniyet Şurası müracaat edilebilir.
İzah ve gerekçe: Adalet Şurasının yüksek mahkeme olarak vazifesi, içtihat mahkemesi sıfatıyla hukuk ve adalet birliğini temin ve tesis etmektir. Adalet Şurasına ilk derece mahkemelerindeki dosyalar, temyiz talebiyle gönderilmez, ilk derece mahkemelerinde ve temyiz mahkemesinde tenakuz teşkil eden kararlar meydana geldiğinde veya doğrudan içtihat ihtiyacı hasıl olduğunda müracaat edilebilir. Adalet Şurasının içtihatları, tabii olarak Meclis için kanun veya kanun değişikliği teklifidir. Adalet Şurasının içtihatları, aynı zamanda temyiz mahkemesi ve ilk derece mahkemeleri için bağlayıcıdır, zira zaten kuruluş maksadı yargı birliğini tesis etmektir.
Adalet Şurasının içtihatları ile mer’i mevzuat tezat teşkil edebilir. Bu durumda iki metin arasındaki tezadın giderilmesi gerekir. Mevzuat ile tatbikat arasında tezada müsamaha edilemez. Aykırılığın tespiti halinde Adalet Şurasının içtihadı Meclis’e kanun teklifi olarak gitmeli, Meclis meseleyi değerlendirmelidir. İçtihat, ya ilgili kanunda değişiklik yapılarak tezat giderilmeli veya yeni bir kanun olarak çıkarılmalıdır.
Adalet Şurası, aynı zamanda Meclis’in tasarruflarının anayasaya aykırılığı denetimini yapacak yüksek mahkemedir. İçtihat mahkemesi olmasıyla bu denetimi yapan mahkeme olması, yani her ikisinin bir bünyede toplanması, hukuk ve yargı birliğinin temin ve tesisi için uygun bir yoldur.
Başkan’ın tanzim edici tasarruflarına karşı Adalet Şurasında, hukuka (ilgili kanuna veya tüm mevzuata) aykırılık iddiasıyla iptal davasının açılması da hukuk ve yargı birliğinin tesisi için gereklidir.
Netice olarak Adalet Şurası, ülkedeki hukuk ve yargı birliğini takip ve tarassut eden, herhangi bir aykırılık durumunda itiraz ve iptal davalarını karara bağlayan mercidir.

Madde-94-Temyiz Mahkemesi
Fıkra-1-Ülkedeki yargı birliğini temin, muhakemenin adaletle yürütülmesini tesis için Temyiz Mahkemesi kurulur.
Fıkra-2-Adli, idari ve askeri mahkemelerin tek temyiz mercii, Temyiz Mahkemesidir.
Fıkra-3-Temyiz Mahkemesinin kararı, ilgili dosyayla mahdut olmak üzere ilk derece mahkemeleri için bağlayıcıdır.
Fıkra-4-Temyiz Mahkemesi, tetkik ettiği dava dosyası ile ilgili içtihat ihtiyacı olduğunda, Adalet Şurası’ndan mevzu ile alakalı içtihat talep edebilir.
İzah ve gerekçe: Temyiz mahkemesi, yargı birliğini tesis edecek yüksek mahkemedir. İlk derece mahkemelerinin adil karar verip vermediğini tetkik eder, yanlış kararları tekrar yargılama yapılması için mahkemesine gönderir.

BEŞİNCİ KISIM-DEVLET KURULUŞLARI-

BİRİNCİ BÖLÜM
-DEVLET ŞURASI-

Madde-95-Devlet Şurasının mahiyeti
Fıkra-1-Devletin temel siyasetlerini tayin eden şuradır.
Fıkra-2-Tespit edilen temel siyasetler ile mevzuat tezat teşkil ettiğinde Şura, Başkan marifetiyle Meclis’ten, gerekli değişikliklerin yapılmasını, ihtiyaç halinde yeni kanunların çıkarılmasını talep eder. Meclis bu talebi kabul veya reddedebilir, kabul veya ret kararında genel yeterlilik sayıları caridir. Meclis’in, Devlet Şurası’nın temel siyaset teklifini reddetmesi halinde Başkan; teklifi halkoylamasına götürebilir veya Meclis ve Başkanlık seçimlerinin yenilenmesine karar verebilir, bu ihtimalde halk, Başkan ile Meclis arasında hakem tayin edilmiş olur.
İzah ve gerekçe: Devlet olmak zordur, devlet kalmak daha da zordur. Devlet, bazı müesseselerin bir araya gelmesiyle kurulmuş olmaz. Devlet, hukuka bağlı olan ama aynı zamanda hukukun ve onun kaynağındaki mefkurenin “iradesi”dir. Güçlü bir irade inşa edilemediğinde devletten bahsetmek, ancak şeklen mümkündür.
Devlet iradesinin tesis ve icrasındaki temel zorluk, “müşterek irade” olmasındadır. Güçlü iradeye sahip güçlü liderlerin olması kabildir ama müşterek irade inşası zordur. Müşterek devlet iradesi, hem yüksek devlet ricaliyle tesis edilir hem de onlardan yani şahıslardan müstakildir. Tesis ve temadi etmesindeki zorluklardan birisi de zaten bu noktada toplanır.
Devlet Şurası, devletin dayandığı mefkurenin ve hukukun iradesidir. Devlet iradesinin, Devlet Şurası tarafından üretilmesi ve tatbik edilmesi ihtiyacı, şahsi iradenin ikamesine mani olmak, kalıcı ve sürekli bir devlet iradesi inşa etmek içindir.
Siyaset, hukukun harekete geçmiş halidir. Hukuka tabi olması gerektiği izahtan varestedir, zaten hukukun harekete geçmiş hali ifadesi, bizzat hukuka uygunluk demektir. Hukukun harekete geçmiş hali olan siyaset, öncelikle hukukun iradesi mahiyetindedir. Bu cihetle Devlet Şurasının tespit ettiği temel siyasetlerle mer’i mevzuat tezat teşkil ederse, meselenin Meclis’e intikal etmesi ve Meclis tarafından karar verilmesi gerekir.

Madde-96-Devlet Şurasının üyeleri; Başkan, Başkan Yardımcısı, İç işleri bakanı, Dış işleri bakanı, Maliye bakanı, Milli savunma bakanı, Meclis Başkanı, Medeniyet Şurası başkanı, Adalet Şurası başkanı, Asalet yüksek mercii başkanı, Genelkurmay Başkanı, dört Kuvvet kumandanı, Milli İstihbarat Teşkilatı müsteşarıdır.
İzah ve gerekçe: Devlet Şurasının üyeleri, devlet iradesini tesis edecek müesseselerin başlarındaki şahıslardır. Bu müesseseler aynı zamanda hususi mahiyet ve kıymet taşır.

Madde-97-Toplantı
Fıkra-1-Devlet Şurası, üç ayda bir Başkan’ın riyasetinde toplanır.
Fıkra-2-Başkan, her zaman fevkalade toplantı yapabilir.
Fıkra-3-Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Medeniyet Şurası Başkanı fevkalade toplantı yapılması talebinde bulunabilir, toplantıya karar verme salahiyeti Başkan’a aittir.
Fıkra-4-Başkan, toplantıda bulunmasında fayda olan şahsiyetleri davet edebilir.
Fıkra-5-Meclis Başkanı, Medeniyet Şurası başkanı ve Genelkurmay Başkanı, toplantıda bulunmasında fayda olduğunu düşündüğü şahsiyetlerin katılımını Başkan’a sözlü veya yazılı olarak bildirir, takdir Başkan’a aittir.
İzah ve gerekçe: Devlet Şurasının üç aylık sürelerle toplanması uygun olsa gerektir. Tabii toplantıların dışında Başkan’ın her zaman fevkalade toplantı yapma salahiyeti mevcuttur. Başkan’ın dışında toplantı yapılması talebinde bulunma salahiyetine sahip kuruluşlar vardır, bunların toplantı talebi hakkında karar verecek mercii Başkanlıktır. Devlet Şurası üyeleri dışında toplantıda bulunmasında fayda olan şahısların davet edilmesi yolu açıktır. Buna karar verecek mercii ise Başkanlıktır.

İKİNCİ BÖLÜM
-YÜKSEK SEÇİM KURULU-

Madde-98-Seçim işlerini yürütmek üzere 10 üye ve bir başkandan müteşekkil Yüksek Seçim Kurulu mevcuttur.
İzah ve gerekçe: Seçim işlerini yürüten bir kuruluşa ve bu kuruluşun muhtariyete ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç artık tartışılmayacak şekilde tecrübe edilmiştir.

Madde-99-Yüksek Seçim Kurulu başkanı, Medeniyet Şurası tarafından tensip, tayin ve azledilir.
İzah ve gerekçe: Yüksek Seçim Kurulunun muhtariyeti, devlete ve devleti idare etme iddia ve talebindeki siyasi teşkilatlara karşıdır. Müstakil olmakla, mütemmim (veya memur) olmak arasındaki muhtariyet vasfı, başkanının Medeniyet Şurası tarafından tayin ve azledilmesi için en uygun ihtimaldir.

Madde-100-Üyelerin yarısını Başkan, yarısını Meclis tensip ve tayin eder. Üyelerin hukukçu olmaları zaruridir.
İzah ve gerekçe: Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin Meclis ve Başkan tarafından, başkanının ise Medeniyet Şurası tarafından seçilmesi, üç mercii cem etmek bakımından uygun bir yoldur.

Madde-101-Yüksek Seçim Kurulu ile Meclis ve Başkan arasında çıkan ihtilaflar, ihtilafların taraflarının müracaat etmesi halinde Medeniyet Şurası tarafından karara bağlanır. Meclis ile Kurul arasında ihtilafın ortaya çıkması, Meclisin üçte birinin irade beyanına bağlıdır.
İzah ve gerekçe: Yüksek Seçim Kurulu ile Meclis ve Başkan arasında çıkan ihtilaflar, meşruiyet ve devlet buhranıdır. Zira bu üç merci arasındaki ihtilaf, seçime meseleleriyle ilgilidir. Seçime ait ihtilaflar, Başkan’ı da Meclis’i de meşruiyet tartışmasıyla baş başa bırakır. Ağır meşruiyet buhranı mahiyeti taşıyan bu tür ihtilaflar, taraflardan biri marifetiyle, mesela Yüksek Seçim Kurulu eliyle halledilemez. İhtilafın tarafı olan, ihtilafın hal mercii olamaz, o ihtilaf için hakem veya hakimlik yapamaz. Devletin zirvesindeki ağır ihtilafları halletmeye çok zaman hukukun da gücü yetmez. Bu türden ihtilafların Medeniyet Şurası tarafından halledilmesi, ülkenin itibar ve itimat müessesesi olduğu için uygundur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
-DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI-

Madde-102-Milletin dini ihtiyaçlarını karşılar, dini ihtilafları halleder, dini teşkilatları idare eder.
İzah ve gerekçe: Halkın dini ihtiyaçların karşılanması ve dini teşkilatların mesuliyetinin tek mercide toplanması zaruri bir ihtiyaçtır. Bu sebeple Diyanet İşleri Başkanlığı mevcuttur.

Madde-103-Diyanet İşleri Başkanı, Medeniyet Şurası tarafından tensip, tayin ve azledilir.
İzah ve gerekçe: Diyanet İşleri Teşkilatı devletten bağımsızdır. Riyaset tayini de devletin dışındadır ve Medeniyet Şurasının uhdesindedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, dinin gereklerini, dine uygun şekilde yerine getirmek cihetiyle Medeniyet Şurasına karşı mesuldür. Başkan veya başka bir mercie karşı mesuliyeti yoktur.

Madde-104-Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat kanunu ve ihtiyaç hasıl olduğunda kanunda yapılacak değişiklik tekliflerini Medeniyet Şurası hazırlar ve Meclise teklif olarak verir.
İzah ve gerekçe: Diyanet İşleri Teşkilatının tabii olacağı kanunlar hususiyet arz eder. Bu kanun metinlerinin meseleye vakıf olmayanlar tarafından hazırlaması yanlış neticelere ve ağır zararlara sebep olur. Teşkilatın kanunlarının Medeniyet Şurası tarafından hazırlanması ve Meclis’e teklif olarak verilmesi uygun olsa gerektir. Bu yol aynı zamanda Diyanet İşleri Teşkilatının devlete karşı bağımsızlığını da korumak için şarttır.

Madde-105-Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, ülkedeki farklı dinlerin mümessil müesseselerinin temsil edileceği bir Şura tesis edilir.
İzah ve gerekçe: Ülkedeki farklı dinlerin kendi cemaatleri için kurdukları teşkilatların bir çatı altında toplanmasında fayda var. Farklı din mensuplarının teşkilat mümessillerinin dahil olacağı bir Şura, Diyanet İşleri Teşkilatının bünyesinde kurulur.

Maddet-106-Şura, farklı dinlerin tatbikatlarının birbirine zarar vermemesi ve sınırlarının tespiti gibi mevzuları istişare eder. İhtilaf halinde çoğunluğun dini olan İslam, esas alınır.
İzah ve gerekçe: Şura, farklı dinlerin tatbikatlarının birbirine zarar vermesi ihtimalini, bir zarar ortaya çıkmışsa bunların hallini görüşüp karara bağlayacak mercidir. Farklı dinlerin tatbikatlarında tespit edilecek sınırlar hassas bir akıl ve idrak ile tespit edilir ve tarafların tatmin olması sağlanır. Sınırların tespitinde ihtilaf halledilemezse, ülkedeki çoğunluğun dini olan İslam esas alınır.
Farklı dinlerin ve farklı din mensuplarının bir arada yaşayabilmesi, bir millet ve ülke için yüksek bir hukuk ve ahlak seviyesine işaret eder. Farklı dinlerin bir arada yaşamasını mümkün kılacak hürriyet altyapısını kurmak ise zordur. Avrupa’da, cami yaptırmamak, camiye minare ekletmemek, ezan okutmamak gibi uygulamalara rağmen din hürriyetinin olduğundan bahsedilmesi komiktir. Ülkede her dinin en geniş çerçevede yaşanabilmesi imkanının oluşturulması, bununla birlikte farklı dinlerin bir arada ve birbirinin sınırına tecavüz etmeden tatbikatlarına devam edebilmesi, derin bir idrak ve yüksek bir tatbikat mahareti ister. Bunu yapabilmenin bir yolu da, her dinin mümessillerinin meseleyi istişare edebilme imkanıdır.

Madde-107-Diyanet İşleri Başkanlığı, dini talep ve tatbikatların devlet ile münasebet ve müzakeresini yürütür.
İzah ve gerekçe: Diyanet İşleri Teşkilatı, Müslümanların ve diğer din mensuplarının dini talep ve tatbikatlarını devlete intikal ettiren mercidir. Dini talepler, doğrudan devlete intikal etmez, ilgili dine uygunluğu meselesi teşkilatın yetkili mercilerinde değerlendirilir ve bir karar verilir. Haklı talepler, devlete intikal ettirilir, haklı olmayan talepler ise muhatabına izahı ile birlikte iade edilir.

Madde-108-Diyanet İşleri Başkanlığı, dini ibadet ile dini talim ve terbiye müesseseleri açmak, kapatmak, idare etmek salahiyet ve vazifelerine sahiptir.
İzah ve gerekçe: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinin talim ve terbiyesi için müesseseler açmak ve idare etmek, dini vecibelerin yerine getirilmesi için ibadethane veya başka müesseseler açmak ve idare etmek salahiyet ve vazifesine sahiptir.

BEŞİNCİ BÖLÜM
-MAARİF ŞURASI-

Madde-109-Maarif Şurası sekreteryası Maarif Bakanlığı tarafından yürütülür, genel sekreter Maarif Bakanlığı müsteşarıdır.
İzah ve gerekçe: Maarif Şurası, maarif bakanlığından muhtardır, idari anlamda sekreteryası bakanlık tarafından yürütülür.

Madde-110-Maarif Şurası, Medeniyet Şurası Başkanının riyasetinde yılda bir kere toplanır.
İzah ve gerekçe: Maarif Şurası, Medeniyet Şurası Başkanın riyasetinde yılda bir defa toplanır, o yıl maarif nizamındaki müfredat, talim ve terbiye usulleri ve benzeri muhtevaya dönük temel meseleleri istişare eder ve kararlar alır.
Medeniyet Şurasına hiçbir şey için ihtiyaç duyulmasa, sadece maarif anlayış ve nizamı için kurulmalıdır. Medeniyet Şurasının temel vazifelerinden birisi, “insan telakkisi”ni inşa etmektir. İnsan telakkisi, varlık telakkisinin mütemmim cüzlerinden birisidir, bilgi telakkisi ise insan ile varlık arasındaki münasebeti tesis edecek temel anlayış çerçevesidir. Bu çerçeveden bakıldığında, Maarif Şurası, Medeniyet Şurası tarafından keşif ve telif edilen temel fikriyatları, çocukluktan itibaren şahsiyet ve cemiyet şubeleriyle insanın inşasında kullanacak hale getiren ilk ve en mühim köprüdür. Medeniyet Şurasında mücerret ilim, hikmet ve tefekkür imali, Maarif Şurası tarafından tatbik edilebilir hale getirilecek ve maarif nizamına sunulacaktır. Bu ve daha birçok sebeple Maarif Şurası, Medeniyet Şurası Başkanının riyasetinde ve murakabesinde toplanır ve çalışır.

Madde-111-Maarif Şurası, yarısı Maarif Bakanlığı, yarısı da Medeniyet Şurası tarafından tensip edilen 20 şahıstan müteşekkildir. Toplantıya, Maarif Bakanlığı ve Medeniyet Şurası tarafından, üyelerin dışında faydalı olacağı düşünülen şahıslar davet edilebilir, bunlar istişareye katılır, oylamaya katılmaz.
İzah ve gerekçe: Maarif Şurasının azalarının yarısı tatbikatın içinde gelir, yani bakanlık tarafından tensip edilir. Yarısı ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür mecrasından gelir, yani Medeniyet Şurası tarafından tensip edilir. Böylece muhteva ile tatbikat harmanlanır.

Madde-112-Maarif Şurası, her derecedeki okullarda yürütülen ilmi çalışmaların ölçü ve usulünü tespit eder.
İzah ve gerekçe: Maarif Şurası, okullardaki tatbikatların tamamının muhtevasını tespit eder. Özellikle ilmi çalışmaların usul ve ölçülerini tespit ve ilan eder.
Bilgi ve ilim telakkisinin keşif ve telif edildiği havza Medeniyet Şurasıdır. Maarif Şurası, Medeniyet Şurasından aldığı mücerret ilim telakkisini, okullardaki ilm çalışmaların usul ve ölçüleri haline getirir. Maarif Şurasının azalarının yarısının bakanlık bünyesinden tayin edilmesi, mücerret telakkilerle müşahhas tatbikatlar arasındaki irtibatın kurulmasına matuftur.

Madde-113-Maarif Şurası, maarifin her derece ve seviyesindeki esasları ve tatbikat usullerini tespit ve tayin eder.
İzah ve gerekçe: Maarif Şurası, okullardaki talim ve terbiyenin usulünü, çerçevesini, tatbikat şekillerini tespit eder.
Maarif anlayışının asli unsurlarından birisi, talim ve terbiye usulüdür. Usul ilimleri başkadır, tedrisat usulü başkadır. Tedrisat usulü olmadan usul ilimleri, usul ilimleri olmadan ilim tahsili sıhhatli şekilde kabil değildir.
Talim ve terbiye usulü, öncelikle insan telakkisine ihtiyaç duyar. Batının insan telakkisi, “gelişmiş hayvandır” bu sebeple hayvanlara ait eğitim-öğretim sistemi ve metodu uygulamaktadır. Maarif şurası, Medeniyet Şurasında keşif ve telif edilen “insan telakkisi”ni esas alarak talim ve terbiye usulü geliştirmek ve tatbikat şekillerini geliştirmekle mesuldür.

Madde-114-Maarif Şurası, müfredatın tespitinde nihai karar merciidir.
İzah ve gerekçe: Maarif Şurası, müfredatın tespitinde nihai karar merciidir. Müfredat, maarif anlayış ve nizamının kalbidir, bu kadar mühim bir mesele bürokrasiye bırakılamaz.
Okullardaki müfredat yekunu, aynı zamanda temel mefkuredir. Varlık telakkisi, insan telakkisi ve bilgi telakkisini ihtiva eder. Mefkurenin mücerret hali dünya görüşüdür, onun sıfır yaşından itibaren insana tatbik edilmesi ve insan tarafından tahsil edilebilir hale getirilmiş misaline müfredat denir. Bu manada Maarif Şurası, Medeniyet Şurasının telif ettiği mefkureyi, sıfır yaşından ölene kadar insana nakledilebilir hale, yani müfredat haline getirmenin merkez üssüdür.
Medeniyet Şurası, bilgi ve kültür işgalini sona erdirecek tefekkür karargahı, Maarif Şurası ise, bilgi ve kültür işgalini sona erdirecek en önemli tatbikat karargahıdır. Müfredat, bilgi ve kültür işgalinin ilk temizleneceği metinlerdir.

DÖRDÜNCÜ KİTAP
-MEDENİYET-

GİRİŞ

İzah ve gerekçe: Şahsiyet, cemiyet, devlet, medeniyet silsilesine neden ihtiyacımız var? Medeniyet bahsi anayasada neden bulunsun? Kanunla medeniyet kurulur mu? Kanunlaştırılan her kıymet, bürokratik bir çerçeveye alınmış olmaz mı? Bürokratik çerçeveye alınan her şey “kaidelerin” inisiyatifine terk edilmez mi?
Bu sorular mühimdir, zira ruh ve mefkure, kaidelere teslim edilmemeli, muhteva ve mana bürokrasiye emanet edilmemelidir. Bununla birlikte, hal muhasebesi yapıldığında görülmektedir ki, içinde yaşadığımız kaos çağı, hiçbir kıymet silsilesi kurmamakta, insanların zihni evreninde ise kaçınılmaz olarak silsile devlette son bulmaktadır. Devleti ise temsil ve ifade eden anayasadır. Mevcut durumun devamını sağlayan her anayasa, devleti üst değer haline getirmekte, ondan üstün bir değer tanımadığı için de “nihai kıymet” zannedilmesine sebep olmaktadır. Bu hal, devleti kutsal kılmakta, devletin hizmetinde olması gereken bir kıymet manzumesi tanımamaktadır.
Anayasada zikredilmeyen medeniyet ve medeniyet müesseselerinin hayatiyet kazanması mümkün görünmüyor. Medeniyet ufku olmadığında ise devlet, kaçınılmaz olarak çıplak güç haline geliyor. Bugün olduğu gibi mesele Anayasa mahkemesiyle (ferdi başvuru yolunda olduğu gibi) halledilmeye çalışılıyor. Onbeş-yirmi kişilik bir bürokratik kadro (anayasa mahkemesi üyeleri) meseleyi taşıyamaz, taşıması düşünülemez. Bir ülkenin seviyesinin zirvesini; ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür adamları temsil eder. Anayasa mahkemesi üyelerinin kitaplarını okuyup faydalandığı, onlarca eser sahibi bir fikir veya ilim adamının ülkeye dair hiçbir söz hakkı yok ama bir şekilde anayasa mahkemesi üyesi olan az sayıdaki kişinin yetkisi var. Bu marazi bir yapıdır ve bu sebeple de sürekli tartışma alanı haline gelmektedir.
Bir ülkenin ve milletin medeniyet güzergahında ilerlemesi, o ülkenin seviyesinin zirvesini temsil eden müelliflerin itibar, kıymet ve salahiyet sahibi kılınmasıyla mümkündür. Müelliflerin itibar ve salahiyet sahibi olması ise sadece eserleriyle gerçekleşmelidir. Ancak şekilde tefekkürün yolu açılır, ancak bu şekilde medeniyet ufkuna yürünür.
Müellifleri, itibar ve salahiyet sahibi olmak için bürokrasiye ve siyasete girmek zorunda bırakmak, tefekkürü katletmektir. Tefekkürün kıymet ve itibar sahibi olmadığı bir ülkede ise hiçbir inkişaf olmaz.
Medeniyeti temsil ve ülkeyi medeniyet hedefine sevk ve teşvik eden bir Medeniyet Şurası olmadığı takdirde, inkişaf ve terakkinin istikametini doğru tayin etmek kabil olmaz. Doğru istikamette ilerlemiyorsak, hedeften uzaklaşıyoruz demektir. Hedeften uzaklaşıyorsak neden hareket halindeyiz ki… Bu ihtimalde olduğumuz yerde durmak, en azından hedefle aramızdaki mesafeyi korumaktır. Hareket halinde olmak, bir şeyler yapıldığı zannını üreteceği için, “doğru” arayışını da durduracaktır. “Doğru” arayışı olmadan doğru istikamet olmayacağına göre, hamle ve hareket izahsız hale gelmez mi? Bütün bu soruların cevabını siyasi kadrolar verecekse, zaten “mevzu” sahibi olamamışız demektir. Mevzumuz yoksa geriye kalan asgari ihtiyaçları (yemek, içmek, giyinmek, barınmak gibi) karşılamaktan başka bir hareket sebebi kalmaz. Bu seviyedeki bir hayat, insani hayat mıdır?

BİRİNCİ KISIM
-TARİF TAVSİF VE HEDEF-

Madde-115-Medeniyet; bir mefkurenin en hacimli terkibi ifadesidir, bu cihetiyle insani her türlü oluş sürecini nizami çerçeve içinde mümkün ve cari kılar.
İzah ve gerekçe: Her iş ve oluşun, hamle ve hareketin, merhale ve safhanın, istikamet ve güzergahın; hakikat menziline kilitli, medeniyet çapında bir tefekkür havzasında mayalanan nizami bir oluş içinde gerçekleşmesi gerekiyor. Parça fikirlere mahkum, sayısız tezatla malul, nizamı baskı kaosu hürriyet zanneden zihni evrenlere teslim edilecek bir kıymet yoktur. Büyük fikir ve terkip yürüyüşü olan medeniyeti maksat edinmeyen zihni çalkantılarla ferdi ve içtimai oluşların yürütülmesi muhaldir.

Madde-116-Şahsiyet, cemiyet ve devlet, medeniyet menziline doğru hareket etmezse, irtifa kazanmak ve inkişaf etmek istidadına sahip olamaz, bu ihtimalde bünye çürür.
İzah ve gerekçe: Devlette son bulan silsile, muayyen siyasi sınırlar ve belli bir iktidar inşasıyla biteceği için, maddi kurtuluşla iktifa eden ama insan ile hayvan arasındaki farkı bile merak etmeyen bir insan ve hayat altyapısı kurar. Ferd, cemiyet, devlet katarının lokomotifi medeniyettir. Bu lokomotifin peşine takılmayan devlet, asgari ücretin ne kadar olacağı meselesini bir yıl ve tabii ki her yıl tartışır. Bu tür basit meselelerin biteviye tartışması bünyeyi atıl bırakacağı için çürütür.

Madde-117-Medeniyet, hem kendine doğru cezbeden bir menzil hem de külli çapta bir muharrik kuvvettir. Ülke, millet ve devlet böyle bir imkan ve kuvvetten mahrum edilemez.
İzah ve gerekçe: Medeniyet hem üst kıymettir hem de müthiş bir cazibe merkezidir. Cezbettiği insanlar ise yüksek zekalar, dehalar, istidatlar gibi insanlığın altın madenleridir. Hayatı, asgari ihtiyaçlarını basit yoldan temin etmeye çalışan insanları değil, onların çok ilerisinde bulunan ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür insanlarını cezbeder. Medeniyet karargahı olmadığı takdirde cazibe merkezi oluşmaz, bu ihtimalde medeniyet gibi bir kıymetler manzumesi, etkili nutuk atmanın içi boş şablonları haline gelir. Diğer taraftan medeniyet, tefekkür cehdini ve faaliyetini büyük çapta gerçekleştirmenin muharrik kuvvetidir. Küçük meselelere alıştırılan ve onlarla tatmin olan akıllar, büyük meselelere yönelemezler. Oysa medeniyet, zekayı tahrik eden, aklı kamçılayan, idraki teşvik eden büyük tefekkür mevzuudur. Şahsiyet, cemiyet, devlet silsilesinin medeniyet menziline yönelmesi, hem büyük tefekkür faaliyetinin hem de büyük hamle ve hareketlerin muharrik kuvvetidir. Medeniyet ufku olmadığında, küçük akılların dar ufuklarına sıkışan ülkenin büyük mütefekkir yetiştirmesinin yolu da kapanır.
Bu maddenin anayasada bulunmasının lüzumu, hayatın her sahasında ve her safhasındaki nazari ve fiili hamlelerin medeniyet ufkuna kilitlenmesini temin içindir. Her meseleyle tek tek ilgilenmek, parça fikirde kalmayı, parça fikirler terkip edilemeyeceği için tezatların kanıksanmasına yol açar. Oysa medeniyet ufku sürekli canlı tutulursa, büyük terkip (medeniyet tasavvuru) temel mikyas olacağı için, parça fikirden büyük fikre sıçrama imkanı hasıl olur.

İKİNCİ KISIM
-MEDENİYET ŞURASI-

Madde-118-Medeniyet Şurasının mahiyet ve kıymeti
Fıkra-1-İlim, irfan, tefekkür, sanat, hikmet ve maarif sahalarındaki tetkik, telif ve keşif faaliyetlerini sevk ve idare etmek; bu istikametteki tefekkür hamle ve cehdinin münazara, müzakere, müşavere mecralarını ve iklimini oluşturmak; tetkik, telif ve keşif ehli mütefekkir, alim, arif, sanatkar insanların maişet ve faaliyet ihtiyaçlarını karşılamak üzere Medeniyet Şurası ihdas edilmiştir.
Fıkra-2-Medeniyet Şurası; ilim, irfan, tefekkür, hikmet, sanat ve maarif sahalarındaki çalışmaların keşif koludur. Nazari her türlü cehd ve gayretin, terakki ve inkişafın merkez karargahıdır.
Fıkra-3-Ferdi oluşu şahsiyet terkibinde, içtimai oluşu cemiyet terkibinde, siyasi oluşu devlet terkibinde ve bütün bunları büyük terkip olan medeniyet tasavvuru çerçevesinde keşif ve telif edecek, ortaya çıkan eserlerin tatbikatını, tatbikatı mümkün kılacak müessese inşasını gerçekleştirecek nazari karargah, Medeniyet Şurası’dır.
İzah ve gerekçe: İlim, irfan, hikmet, sanat, tefekkür ve maarif sahalarında kıymetli eserler vermiş insanların bir müessesede toplanması gerekiyor. Bu insanlar, kendi aralarındaki müzakere ve müşavere ile neleri nasıl yapacaklarını tespit ile bir tefekkür seferberliği başlatmalılar. Müessesenin ismi ne olursa olsun, bünyesinde toplayacağı insanlar, ülkenin en kıymetli kadrolarıdır. Kadimden beri tecrübeler göstermiştir ki, bu kadroları bürokraside veya siyasette istihdam etmek tefekkürün katledilmesine yol açmıştır.
Türkiye misalinde “itibar” devletin inhisarına geçmiştir. Devlet, itibar meselesini kendi uhdesine almış, dağıtımını da siyaset yoluyla yapmaktadır. Siyaset ise ilim ve tefekkür insanlarının vakarını ayaklar altına alacak şekilde organize olmuş durumda. İtibarı, siyasi ve bürokratik labirentlere mahkum eden günümüzün devlet anlayışı, alimleri, arifleri, sanatkarları, mütefekkirleri beş paralık makama oturttukları şahsiyetsizlere boğdurmaktadır. En kısa ifadesiyle; aslanları farelere boğdurmaktan ibaret bir sistem kurulmuştur.
Devletin dışında ve üstünde bir itibar mevkii ve kaynağının olması şarttır. Bu olmadığı takdirde şahsiyet, cemiyet, devlet silsilesi devlette kalmaya mahkumdur, bu ihtimalde medeniyet ufku hayallerin bile ötesinde kalır.
Bir ülkenin kültür kadrosu muteber ve müessir değilse, cemiyet menfaat çatışmasından, devlet iktidar kavgasından kurtulamaz. Şahıslar ise cemiyette menfaatin, devlette iktidarın peşinde koşmaktan başka bir şey yapamaz.
Bir ülkenin akıl seviyesi (yaşı), kültür kadrolarının ne derece itibar ve tesir sahibi olduğuyla ilgilidir. İlim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkürün kıymeti, itibarı, tesiri; ülkenin akıl ve idrak seviyesini gösterir. Bunların itibarı ve kıymeti yoksa akıl, menfaate mahkum olmuş, tefekkürü gündeminden çıkarmıştır. İlim ve tefekkürün kıymeti olmadığı ülke, başka bilgi ve kültür evrenlerinden kopya çekmekten başka bir şey yapamaz, bu ihtimalde o ülke asla bağımsızlaşamaz. Bu manada Medeniyet Şurası, bağımsızlığın ilk ve en mühim şartıdır.

Madde-119-Kuruluşu
Fıkra-1-İlim, irfan, tefekkür, sanat, hikmet, maarif ve içtimai hizmet sahalarında eser vermiş ve müessese inşa etmiş alim, arif, mütefekkir, sanatkar ve hamle adamlarından müteşekkil, aza sayısı mahdut olmamak üzere “Medeniyet Şurası” teşkilatı, bu anayasanın mer’iyetinden itibaren altı ay içinde ihdas ve inşa edilir.
Fıkra-2-Medeniyet Şurasının azaları Başkan ve Meclis tarafından nasb ve tayin edilir, Başkan ve Meclis, aza nasb ve tayininde Medeniyet Şurasının teklif ve tavsiyelerini dikkate alır.
İzah ve gerekçe: Anayasanın kanunlaşması ve tatbikata girmesinden itibaren altı ay, müessesenin kurulması için kafidir. Tüm unsurları ve şubeleriyle kuruluş işlemi tamamlanmasa da, teşkilatın ana yapısının ihdas ve inşası mümkündür. Medeniyet Şurasının ana teşkilatı kurulduktan sonra zaten kendi kendini yönetecek ve kendi bünyesini inşa edecektir.
Medeniyet Şurasının azaları, Başkan ve Meclis tarafından tensip ve tayin edilir. Belki de kendi azalarını kendisinin seçmesi daha doğrudur ama bu ihtimalde kapalı devre bir sistem kurulmuş olur ki, tercih edilmez. Bununla birlikte azaların tensip ve tayininde Medeniyet Şurasının tavsiyelerini dikkate almaları lüzumu açıktır.
Kuruluş sürecinde Medeniyet Şurası teşkilatı olmayacağı için, ilk azaların doğrudan Başkan ve Meclis tarafından tensip ve tayini zaruridir. Bünyesini ve teşkilatını tamamlayan Şura, daha sonraki aza tensip ve tayininde tavsiye kararları alabilir.

Madde-120-Medeniyet Şurası azalığı
Fıkra-1-Nazari sahada tetkik, telif ve keşif faaliyetinde bulunanlar için aza olma şartı, asgari elli adet kitap neşridir. İçtimai faaliyet yürüten hamle ve hareket adamlarının aza olma şartı, verimli ve yaygın hizmet yürüten içtimai müessese inşa ve idaresidir, bunun takdiri Meclis, Başkan ve Medeniyet Şurası’na aittir.
Fıkra-2-Medeniyet Şurası; cehd, gayret ve faaliyetini gördüğü ilim, irfan, tefekkür, sanat ve maarif insanlarından, azalık vasıflarına halen sahip olmayanlara “Medeniyet Şurası Nişanı” verebilir, bunlar istikbaldeki Şura azalarının beşeri havzasını oluşturur.
Fıkra-3-Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan ilim, irfan, hikmet, tefekkür ve maarif adamlarından uygun görülenler “fahri aza” seçilir. Fahri azalar, şuranın hukuki ve idari vazifelerindeki müzakerelere katılamaz ve rey kullanamaz fakat görüşleri alınır.
İzah ve gerekçe: Medeniyet Şurası, ülkenin itibar deposu ve kaynağıdır. En itibarlı ve en kıymetli müessese olması cihetiyle, aza olmanın şartları yüksek tutulmuştur. Ülkenin tefekkür karargahı olacak müesseseye aza olmak, tefekkür çilesi çekmeyi, tefekkür cehdine gömülmeyi, tefekkür faaliyetini belli bir seviyede gerçekleştirmeyi şart kılar. Bu sebeple azalık şartı, nazari çalışmalarda elli telif eser olarak tespit edilmiştir. Üç-beş derleme kitap yazanın aza olmak için sıraya gireceği ve itibar kazanacağı bir istismar müessesesi haline gelmemelidir. Asgari elli kitap yazmış olmak, zaten tefekkürü hayat haline getirmiş ve hayatta da başka bir işle ilgilenecek zihni ve akli altyapıyı kaybetmiş olmaktır. Elli kitap, bir insanı saf fikir haline getirir, fikrin yürüyen misali yapar. Mesele de zaten tam olarak budur.
Nazari faaliyetler dışında aza olma şartı; içtimai müessese inşa ve idaresidir. Fikrin tatbikatını yapabilme maharetine sahip insanların da Medeniyet Şurasına aza olmaları gerekir. Zira fikir, tatbik edilmek içindir, entelektüel gevezelik için değil.
Medeniyet Şurası azası olma şartına malik olmayanlar ama o istikamette cehd ve gayret içinde oldukları görülenler, teşvik ve taltif için “Medeniyet Şurası Nişanı” ile mükafatlandırılır. Böylece tefekkür sahasındaki faaliyetlerine devam etmesi, müstakbel azalık için gayret göstermesi teşvik edilir.
Medeniyet Şurası, sadece ülke sınırları içinde değil dünyada da itibar merkezi haline gelmek, aynı zamanda dünyaya fikir ihracı yapmak cehdinde olacaktır. Sadece ülke için imal-i fikirde bulunmakla kendini sınırlandıramaz, insanlığın bizim kadim medeniyet müktesebatımıza ihtiyacı var. Bu ve benzeri sebeplerle, ülke dışındaki ilim, irfan, sanat, hikmet, tefekkür ve maarif sahalarında tebarüz etmiş müellifleri “fahri aza” yapabilmelidir.

Madde-121-Teşkilat ve idare
Fıkra-1-Başkan, Medeniyet Şurasının riyaset makamına azalar arasından birini tayin edebileceği gibi, üyelerin seçmesini de isteyebilir.
Fıkra-2-Medeniyet Şurası, mer’i mevzuata aykırı olmamak üzere teşkilat nizamnamesi çıkarabilir, bu ihtimalde tasdik için Başkan’a gönderir. Teşkilat ve faaliyetleri için kanuna ihtiyaç duyduğunda, Meclis’e kanun teklifinde bulunabilir.
İzah ve gerekçe: Medeniyet Şurası riyasetine, azalar arasından birisinin Başkan tarafından tensip ve tayini uygun görünüyor. Dışarıdan bir müdahale kapısının açık kalması ama müdahalenin bünyeyi bozacak derinliğe kadar inmemesi şart. Başkan, Medeniyet Şurası riyasetini tensip ve tayin edebileceği gibi, seçimini azalara bırakmayı da tercih edebilir. Bu ihtimalde Başkan’ın, riyaset makamı için yapılacak seçimi azalara bırakması teamül haline getirilebilir. Medeniyet Şurasının bünyesinde bir maraz zuhur ederse, Başkan tarafından müdahale etme imkanı mevcut olur.
Medeniyet Şurasının kendi teşkilat nizamnamesini kendisinin hazırlaması en uygun yoldur. Böylece nazari çalışmalara siyasetin ve sair alanların müdahalesi engellenmiş olur. Müelliflere ne yapmaları ve nasıl yapmaları gerektiğini söylemek, tefekkür faaliyetini akamete uğratır. Medeniyet Şurasının teşkilat kanununu da kendinin hazırlaması ve teklif olarak Meclise gönderme salahiyetine haiz olması gerekir.

Madde-122-Vazife ve salahiyetleri
Fıkra-1-Varlık, insan ve hayat telakkilerini oluşturacak, bu telakkilerin telif ve keşfini mümkün kılacak bilgi telakkisini inşa eder. Tüm bunları, “medeniyet tasavvuru” başlığı altında büyük terkibe erdirerek; şahsiyet, cemiyet ve devletin her şubesi ve faaliyetini medeniyet mikyasıyla ölçüp tartar.
Fıkra-2-Medeniyetin altyapısı olan “medeniyet müesseseleri” üzerinde çalışır, müessese numuneleri geliştirir, bunları tatbik eder veya tatbikatına refakat eder. Cemiyette kurulan müesseselerin, medeniyet müessesesi seviye ve kıvamına doğru inkişaf ve terakkisini mümkün kılacak bir itibar mecrası açmak için, “Medeniyet Müessesesi Nişanı” verir, bu nişana uygun hareket ve faaliyette bulunmalarını teftiş ve murakabe eder.
Fıkra-3-İlim, irfan, hikmet, sanat, tefekkür ve maarif meseleleriyle ilgili devlet siyasetlerinin tespit ve tayininde Başkan ve Meclis’in meşveret ihtiyacını karşılar, rapor ve teklifler hazırlar, tavsiyelerde bulunur.
Fıkra-4-Ülkenin belli bölgelerinde “medeniyet havzaları” ilan edebilir.
Fıkra-5-Akl-ı Selim Mektebini, Deha Mektebini, Enderun Mektebini, Maarif Bakanlığı bünyesinde kurar ve idare eder. Bu mektepler ile ülkenin ve milletin en kıymetli kaynakları olan zeka ve istidatları keşif ve teşhis eder, bunları hususi tedrisata tabi tutar
Fıkra-6-Devletin müesseseleri ve faaliyetleri üzerinde, medeniyet mikyasına bağlı kalarak tetkikler yapar, raporlar hazırlar, bunları Meclis’e ve Başkan’a sunar
Fıkra-7-Meclis’e kanun teklifi verir
Fıkra-8-Anayasa ve içtüzük değişikliklerinin kısmen veya tamamen iptali için açılan davalara bakar ve kesin karara bağlar.
Fıkra-9-Milletvekili adaylarının; ilim, irfan, tefekkür, sanat sahalarında vermiş olduğu eserlerin kıymet ve ciddiyetini, içtimai müesseselerin tesir ve faydasını teşhis ile kabul veya reddeder.
Fıkra-10-Medeniyet Şurası başkanı, Devlet Şurası ve Adalet Şurası’nın tabii azasıdır.
Fıkra-11-Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat kanunu ve ihtiyaç hasıl olduğunda kanunda yapılacak değişiklik tekliflerini Medeniyet Şurası hazırlar ve Meclise sunmak
Fıkra-12-Yüksek Seçim Kurulu başkanını tensip, tayin ve azletmek
Fıkra-13-Maarif Şurasının üyelerinin yarısını tensip, tayin ve azletmek, şuraya başkanlık etmek
Fıkra-14-Devlet ile millet arasında hakemlik yapar
Fıkra-15-İnsanlar arasındaki ihtilafları hakemlikle halleder
Fıkra-16-Anayasa ve kanunlarla verilen salahiyetleri kullanmak, vazifeleri yapmak
İzah ve gerekçe: Bir müessesenin tarifinin ana unsuru, vazife ve salahiyetleridir. Vazife ve salahiyet haritası sıhhatli ve doğru oluşturulamazsa, en iyi müessese bile meseleleri halletmek yerine mesele haline gelmekten kurtulamaz.
Medeniyet Şurasının ilk işi, kendi ilim telakkimizi kurmaktır. İlim telakkisi, aynı zamanda bilgi evrenidir. Bilgi evreni ise nazari vatanımızdır. Nazari vatanımızı kuramamışsak, vatanımız yok demektir. Vatanı, sınırları belli bir coğrafya parçası olarak görmek, toprağı anlamsız şekilde kutsamaktan ibarettir. Vatan; bilgi evrenimizin belli bir coğrafyada tatbik ve tecessüm etmesinden ibarettir. Bir Alman gibi düşünecek ve yaşayacaksak, Türkiye’nin anlamı nedir? Bu ihtimalde yaptığımız şey, sadece bazılarının iktidar hırsını tatminden başka bir mana ifade eder mi?
Medeniyet Şurası, 1. Fıkrada ifade edildiği gibi, kendimize ait ilim telakkisi, buna bağlı olarak bilgi evreni, tüm bunları da kendi medeniyet tasavvurumuz çerçevesinde keşif, telif ve inşa edecektir. Coğrafi vatanı korumak için milyonluk ordu besleyeceğiz ama bilgi vatanımızı kurmak ve muhafaza etmek için “kültür erkan-ı harbiyesi”ni hayal bile etmeyeceğiz. Böyle bir şey nasıl olabilir, bu millet bu hale nasıl getirildi?
Medeniyet Şurası, 2. Fıkrada ifade edildiği gibi, bir taraftan ilim telakkisini ve bilgi evrenini (vatanını) nazari çerçevede inşa ederken diğer taraftan muhtevanın hayat bulması için medeniyet müesseseleri üzerinde çalışır. Medeniyet ve onun kuruluş sürecini yürütecek olan medeniyet müesseseleri, siyasetin iradesine ve insafına teslim edilemez. Bu mesele, tabiatı gereği ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür adamlarına aittir, müessesesi de Medeniyet Şurasıdır.
Medeniyet Şurası, 3. Fıkrada ifade edildiği üzere; devletin ve milletin ilim, irfan, hikmet, sanat, tefekkür ve maarif meselelerinde meşveret ihtiyacını karşılar. Bir meselenin temel izahları Medeniyet Şurası tarafından yapılır, temel izahlar yapılmadan teferruatlarla ilgili karar alınmaz, tatbikat yapılmaz. Bir mesele, kendi bilgi evrenimiz içinde temelden izah edilmeden, üç-beş kişilik bilirkişi heyeti tarafından vuzuha kavuşturulamaz, bu tür hafifmeşreplikler yapılamaz.
Medeniyet Şurası, 4. Fıkrada ifade edildiği üzere; kadimden beri gelen tarihi eserlerin yoğun olarak bulunduğu, keza aynı mimari ve hayat altyapısının devam ettirilmesinin mümkün olduğu şehir veya bölgeleri ihtiva eden medeniyet havzaları ilan edebilir. “Medeniyet havzaları” sadece tarihi eserleri korumaya matuf değildir, zaten tarihi eserler sadece seyirlik bir kıymet de değildir. Mesele kadimden beri sürüp gelen eserlerin değerlendirilmesi, hayata katılması, hayatın o havzalarda kadim medeniyetimize uygun şekilde yaşanmasının mümkün kılınmasını temine dönüktür. Medeniyet havzalarında tarihi eserlere zarar vermemek üzere inşaat, kadim mimari ve şehircilik çerçevesinde mümkün ve teşviklidir. Medeniyet havzaları marifetiyle hem yeniden medeniyetin inşası hem de kadim ile olan irtibat ve silsilenin ihyası hedeflenmektedir.
Medeniyet Şurasının tatbikattaki en hususi işi (fıkra-5-); Akl-ı Selim Mektebini, Deha Mektebini, Enderun Mektebini, maarif bakanlığı bünyesinde bizzat inşa ve idare etmektir. Akl-ı Selim, kendi bilgi evrenimizden doğan ve onu inşa ve muhafaza eden idrak melekesidir ki, Medeniyet Şurasının asli vazifelerindendir. İlim telakkisi ve bilgi evreninin ilk tatbikatı bu müesseselerdir. Akl-ı Selim Mektebi, kendi akıl bünyemizi inşa etmek için hayati müessesedir. Deha Mektebi, ülkenin belli bir seviyesinin üstündeki zekaları ve istidatları keşif ve teşhis ederek, onlardan büyük şahsiyetler yetiştirmenin, yani alim, arif, mütefekkir şahsiyetleri inşa etmenin karargahıdır. Enderun Mektebi ise, sevk ve idare maharetine sahip hamle ve hareket adamlarını yetiştirecek müessesedir. Akl-ı Selim Mektebi ve onun bünyesinde iki şube olarak Deha Mektebi ve Enderun Mektebi kurulmadan, ülkenin ve milletin hayatı, “deneme-yanılma metoduna” mahkumdur.
Medeniyet Şurasının bir vazifesi de, “medeniyet devleti” inşasıdır. Bu sebeple bir taraftan medeniyet telakkisi ve ona bağlı devlet tasavvuru üzerinde nazari çalışmalarını yürütürken diğer taraftan devlet kuruluşları üzerinde tetkikler yapar. (Fıkra-6-) Bu tetkikler sadece medeniyet mikyasına dayalıdır, bu çerçevede tatbikatın medeniyet teftişini yapmakla vazifelidir. Devlet teşkilatının kendi kendine deveran etme istidadı vardır ama kendi kendine inkişaf etme istidadı yoktur. Deveran için muharrik kuvvetini hukuktan alır ama inkişaf için hukuk muharrik kuvvet mahiyetinde değildir. Devlet anlayış ve teşkilatının inkişafı, harici bir iradeye ve istikamete ihtiyaç duyar. O irade Medeniyet Şurası, o istikamet ise medeniyettir.
Meclisin temel vazifesi kanun yapmaktır, bu hususta da devredilmez bir salahiyet inhisarı mevcuttur. Modern dünyada kanun teklif salahiyetinin de münhasıran meclis üyelerine tanınması, devlet tasavvurundaki zafiyettendir. Cemiyet ve hayatın sevk ve idaresinde ahlak ve tefekkür karargahı olan Medeniyet Şurası, medeni hayat altyapısı için ihtiyaç duyulan kanunları bilir. Bu sebeple, Meclis üyeleri dışında Medeniyet Şurasına kanun teklifinde bulunma (Fıkra-7-) salahiyeti tanınmıştır. Bu salahiyet, Meclisin teşri salahiyetinin sınırlandırılması olmadığı gibi, tam aksine o salahiyetin muhtevasını derinleştirmek ve zenginleştirmek gibi bir katkısı olur.
Anayasa, devlet tasavvurunun özü ve özetidir. Devlet tasavvurunu ise telif eden karargah, Medeniyet Şurası ve orada cem olmuş ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür adamlarıdır. Kanunların anayasaya uygunluk teftişi (iptal davası yoluyla) Adalet Şurası tarafından yapılabilir ama anayasa ve içtüzük değişikliklerinin teftişi ancak Medeniyet Şurası tarafından mümkündür. (Fıkra-8-) Medeniyet Şurasına tanınan bu salahiyet, “medeniyet devleti” kurulması için zaruridir.
Milletvekili adaylarının ehliyet ve liyakat şartları arasında bulunan ilim, irfan, hikmet, sanat ve tefekkür sahalarındaki eserlerin kıymetini, Medeniyet Şurasından başka bir kuruluşa vermek, meseleyi bürokratik iktidara teslim etmektir. (Fıkra-9-) Aynı zamanda Medeniyet Şurası azaları, milletvekili olmaktan imtina eder. Zira Şura azaları aday olmaya meylederse, hem Şura zayıflar hem de Şura ile Meclis aynileşir, bu ihtimal her ikisi için de zarardır. Medeniyet Şurasının murakabesi olmazsa, derleme kitap çalışmalarıyla mesele ucuzlatılır. Keza aynı durum içtimai müessesler için de lüzumludur.
Medeniyet Şurası başkanının, Devlet Şurası ve Adalet Şurası tabii azalığı, izahtan vareste olmalıdır çünkü lüzumu açıktır. (Fıkra-10-)
Diyanet İşleri Başkanlığı, şahsiyet, cemiyet ve devlet için hayati ehemmiyettedir. Bu teşkilattaki en küçük yanlışlık, dalga dalga cemiyet ve devlete yansır. İdrak ve hassasiyetin zirvede olması gereken mevzulardan birisidir. Bu sebeple Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili kanun tekliflerinin bile Medeniyet Şurası tarafından hazırlanması (Fıkra-11-) zaruri bir ihtiyaçtır.
Yüksek Seçim Kurulu, ülkedeki siyasi cereyanların iktidar oluş sürecini yönetecek mühim bir müessesedir. Yüksek Seçim Kurulu başkanının tensip, tayin ve azlinin devlet cihazı içinde bir mercie veya kuruluşa verilmesi, tarafsızlık meselesinde ihtilaflara sebep olur. İnsanların o mevkie tayin ümitleri ve o mevkiden azledilme endişeleri, yanlış yapmalarına sebep olabilir, bunu engellemenin yolu, devlet cihazı dışındaki bir kuruluşu yetkilendirmektir. Devlet cihazı dışındaki mercii ise malumdur ki Medeniyet Şurasıdır. (Fıkra-12-)
Medeniyet Şurası, maarif anlayış ve nizamı üzerinde fikri ve ilmi vesayete sahiptir. Ülkenin ilim ve tefekkür karargahının maarif üzerinde vesayet salahiyetine sahip olması, tabii ve zaruridir. Muhtevanın tespit ve tayinindeki vesayet, idari sahada da nispi çerçevede temin edilmiş, üyelerin yarısının tensip, tayin ve azli ile Maarif Şurasına başkanlık etme yetkisi Medeniyet Şurasına teslim edilmiştir. (Fıkra-13-)
Medeniyet Şurasının mühim vazifelerinden birisi de, (Fıkra-14-) devlet ile millet arasında hakemlik yapmaktır. Devlet ile millet arasında zuhur edecek ihtilafların halli için bir itimat ve itibar müessesesine ihtiyaç olduğu artık anlaşılmalıdır. Devlet ile millet arasındaki ihtilafların devlet tarafından halledilmesi, ihtilafa taraf olanın aynı zamanda hakem veya hakim olmasıdır, bu bir fikri hiledir. Devlet hakem veya hakim yapıldığında kendini tercih etmekte, böylece ihtilaf halledilmemekte ve her geçen gün birikmektedir. Nihayet içtimai patlamalara kadar giden bu süreç, ihtilallerin ana rahmidir. Bir ülkede devlet ile millet arasındaki ihtilafların ancak ihtilalle halledilmesi, o ülkede devletin olmadığı manasına gelir. Devlet şeklen her zaman olacağı için, bu ihtimalde devlet, ceberrut bir iktidar cihazı haline gelmiş demektir.
Medeniyet Şurası, insanlar arasındaki ihtilafları ahlaki çerçevede halletmek için “hakem müesseseleri” kurulmasını teşvik ve teftiş eder. (Fıkra-15-) İnsanlar arasındaki ihtilafları doğrudan Şuranın halletmesi, iş yoğunluğuna yol açar ve asıl vazifelerini yerine getiremez olur.
Medeniyet Şurası, bunlar dışında anayasa ve kanunlarla verilen vazifeleri yapar. (Fıkra-16-)

ÜÇÜNCÜ KISIM
-MEDENİYET MÜESSESELERİ-

Madde-123-Asalet Yüksek Mercii
Fıkra-1-Asalet Yüksek Mercii, Medeniyet Şurası bünyesinde kurulur.
Fıkra-2-Kamu ile halk arasındaki meseleleri karara bağlayan mutabakat merciidir.
Fıkra-3-İçtimai hükmi şahsiyetlerle devlet arasındaki ihtilafları hal eder.
İzah ve gerekçe: Devlet ve devleti temsil eden kamu müesseseleri ile millet ve millete mensup gurup ve şahıslar arasındaki hukuki mahiyette olsun veya olmasın ihtilafların mahkemeye intikal etmeden halledilmesi gerekir. Tarafların rızasına dayalı bir hal usulü bulunması elzemdir. Devlet ile millet arasında ihtilafın çıkmaması, çıktığı takdirde de mümkün olduğunca rızaya dayalı şekilde halledilmesi esas ittihaz edilmelidir.
Tarafların, özellikle milletin mahkemeye gitmesine mani olmayacak bir yol açılmalıdır. Hususi veya hükmi şahsiyetlerin, devlet ile ilgili meselelerini ve ihtilaflarını hukuk yoluyla (mahkeme marifetiyle) halletmek istemesi halinde mahkemeye müracaat etme hakkı mahfuz ve baki kalmak kaydıyla, tarafların rızasına dayalı şekilde halledilmesi, aralarındaki ihtilafın husumete dönüşmesine fırsat vermez. İhtilafın halli, husumeti gidermiyorsa, zaten çözülmüş değildir.
Millet ile devlet arasındaki irtibat, kaidevi tarafıyla hukuki çerçevede tespit edilmiştir muhakkak ki… Fakat tarafların meselelerini hukuka ihtiyaç duymayacak bir hassasiyetle halledebilmesi, hiçbir meselenin husumet haline gelmesine fırsat vermeyecek bir nizami altyapı kurar. Millet ile devlet arasındaki münasebetin mümkün olduğunca rızaya dayalı bir irtibat ağına sahip olması, hem milleti hem de devleti daha sıhhatli ve daha kuvvetli kılar.
Medeniyet Şurası bünyesinde “Asalet Yüksek Mercii” kurulması, bu merciin devlet ile millet arasındaki meseleleri iki tarafın da ikna edilmek suretiyle halletmesi, yüksek bir hassasiyet ve ahlak seviyesine işaret eder ki maksat da zaten budur.
Devlet, millet ile arasında zuhur eden ihtilafları “asil” şekilde, yani rızaya dayalı şekilde halletmenin anlayış ve ahlakını oluşturmaz ve göstermezse, cemiyette çatışma biteviye devam eder. Halkla arasındaki ihtilafları asil şekilde halletmenin tedbirlerini almayan ve müesseselerini kurmayan devlet, “medeniyet devleti” haline gelemez.

Madde-124-Hakem müesseseleri; Halk arasındaki ihtilafları, rızaya dayalı şekilde karara bağlayan “hakem müesseseleri”nin kurulmasına izin verir, onların murakabe ve teftişini yapar.
İzah ve gerekçe: Asalet Yüksek Merciine bağlı olan mahalli “Hakem Müesseseleri” kurulması ve halkın kendi aralarındaki ihtilafları mahkemeye gitmeden rızaya dayalı şekilde halletmesi çok ciddi bir ihtiyaçtır. Hukukun (ve mahkemenin) delil yetersizliğinden adaleti ikame edememesi ihtimali her zaman mevcuttur ve bu durum insanlardaki adalet duygusunu tahribe kadar gitmektedir.
Hakem müesseseleri, Asalet Yüksek Mercii tarafından; kuruluşu, idaresi ve kararları takip edilmeli, ihtiyaç hasıl olduğunda ilmi ve fikri manada müdahale edilmelidir. Asalet Yüksek Mercii, hakem olmanın ehliyet ve liyakat şartlarını tespit etmelidir. Bu şartlara sahip, muteber ve mutemet insanlara hakem nişanı ve salahiyeti vermelidir.
Cumhuriyet devrindeki hukuk tatbikatları göstermiştir ki, mahkemeler ve verdikleri kararlar insanları tatmin etmemekte, verdikleri kararlara rağmen ihtilafları halledememekte, husumetlerin bitirememekte hatta derinleştirmektedir. Oysa kadim zamanlardan beri tatbik edilen hakem müesseseleri, halk arasındaki ihtilafları halletmekte, husumetin zuhuruna ve derinleşmesine fırsat vermemektedir. Hakem müesseseleri yeniden ihya ve inşa edilirse, cemiyet örgüsü kuvvetlenecek, ihtilaf ve husumetin sızacağı çatlakları yavaş yavaş tamir edecektir.

Madde-125-Medeniyet Şurası nişanı; İlim, irfan, hikmet, tefekkür, maarif gibi nazari sahalarda cehd ve gayret sahibi olduğu görülen, keşif ve telif çalışmaları devam edenlerle, içtimai müessese kuran, sevk ve idare eden şahsiyetlere Medeniyet Şurası Nişanı verilir. Bunlar, Medeniyet Şurası azalık şartlarını iktisap ettiklerinde, azalıklarının kabulü için Medeniyet Şurası, Başkan veya Meclis’e teklifte bulunur.
İzah ve gerekçe: Medeniyet Şurası Nişanı, tefekkür ehlinin çalışmalarını teşvik ve taltif etmek, Şura azalığının içtimai havzasını ve kaynağını oluşturmak, ilim, irfan, sanat, hikmet, tefekkür ve maarif sahalarındaki tetkik, telif ve keşif faaliyetleri için kendilerini istihdam etmiş insanlara kıymet ve itibar kazandırmak için lüzumlu bir nişandır. Bu nişan, cemiyetteki idrak istidatlarının istikametini tayin eder, itibarını teslim eder. Böylece cemiyette medeniyet hedefine doğru bir akış oluşturulur, bir mecra açılır. Kitabının çok satmasından başka bir itibar kaynağı olmayan müelliflerin tefekkür cehd ve gayretini devam ettirmesi tabii ki zordur.
Medeniyet Şurası Nişanı verilen şahıslar, hem mücerret manada itibar sahibi olabileceği gibi müşahhas sahada da bazı imtiyazlara malik kılınır. Eserleri Medeniyet Şurası tarafından tetkik edilir, tavsiye edilir, neşredilir.

Madde-126-Medeniyet Müessesesi Nişanı
Fıkra-1-Medeniyet Şurası, içtimai müesseselere “Medeniyet Müessesi Nişanı” verir. Bu nişanı alan müesseseler devletin teşvik ve desteklerine mazhar olur.
Fıkra-2-Medeniyet müessesesi nişanına sahip kuruluşlar, işsizlerin gönüllü istihdamını da sağlar, bu yolla tam istihdamın gerçekleşmesi, işsizlerin cemiyet ve devlet faydasına çalışması temin edilir. İşsizlerin istihdamı için devlet teşvik ve destek verir.
İzah ve gerekçe: “Medeniyet Şurası Nişanı” şahıslara verilir, “Medeniyet Müessesesi Nişanı” ise kuruluşlara verilir. Medeniyet Şurası Nişanı ile medeniyetin müstakbel kadroları tespit edilir, Medeniyet Müessesesi Nişanı ile medeniyetin kuruluş süreci yürütülür.
Medeniyet müessesesi nişanı, aynı sahadaki müesseselerin tabi oldukları ölçülerden çok daha ağır ve yüksek ölçülere tabidir. Müesseselerin kurulması için gereken hukuki şartların ötesinde ve üstünde, bir medeniyet anlayış ve tatbikatına sıçrayabilmiş olan müesseselere ihtiyacımız var. Sıçramaların güzergahını, ölçülerini, safhalarını tayin etmek gerekir. Böylece aynı sahadaki müesseseler ile medeniyet ufkuna doğru yürüyen müesseselerin tefriki kabil olur. Tefrik, müspet istikamette yapılıyorsa inkişaf ve terakkiyi tahrik ve teşvik eder.
Medeniyet Müessesesi Nişanına sahip olan kuruluşlar, devlet ve cemiyet nezdinde muteber, mutemet ve müessir hale getirilmelidir. Bunun yollarından birisi bazı imtiyazlar ve teşvikler sağlanmasıdır. İstismarına mani olacak tedbirler alınmalı ve bazı imtiyazlarla teçhiz edilmelidir.
Medeniyet Müessesesi Nişanına sahip kuruluşlar, işsizlerin amme faydasına istihdam edilmesi gibi birçok faydayı muhtevi işlerin mesuliyetini üstlenebilirler.

GEÇİCİ MADDELER

Geçici madde-1-Bu anayasada ihdas ve tanzim edilen müesseseler inşa edilene kadar ülkedeki mevcut müesseseler hukuki varlığını devam ettirir ve vazifelerini yerine getirir.
Geçici madde-2-Bu anayasada yeni ihdas edilen, mevcut hukuki düzende karşılığı olmayan müesseseler inşa edilene kadar ilgili sahalarda eski anayasal düzen devam eder.

Medeniyet Akademisi Yönetim Kurulu Başkanı
HAKİ DEMİR

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı
Kapalı